Suna Pekuysal: Tiyatronun Unutulmaz Kraliçesinin Portresi
Türk tiyatrosu ve sinemasının en özgün figürlerinden biri olan Suna Pekuysal, sahneye sadece yeteneğini değil, tüm benliğini koyan bir ekolün temsilcisiydi. Kimlikteki adıyla Adile Suna Belener, 54 yıl boyunca Şehir Tiyatroları’nın tozunu yutarken, ardında 250’den fazla oyun ve 100’ü aşkın film bıraktı. Ancak onun hikayesi, sadece bir başarı öyküsü değil; büyük trajedilerden güç devşiren, fiziksel engelleri sanata dönüştüren bir iradenin portresidir.
Kaderin Tiyatroyla Çizilen Yolu ve Halkevi Yılları
Suna Pekuysal’ın hayatı, henüz o doğmadan önce şekillenen hüzünlü bir olayla başladı. Babası İlhami Bey, Harbiye’de öğrenciyken attan düşerek felç kalmış ve Suna henüz yedi aylıkken vefat etmişti. Sanatçının “Suna” ismi ise o dönem çok sevilen bir tangodan gelmekteydi. Babasız büyümenin getirdiği boşluğu Cağaloğlu Halkevinde dolduran Pekuysal, dekoratör Reşat Bulaner’i “ikinci babası” olarak gördü. Sanatla iç içe geçen bu çocukluk dönemi, onun ileride sahnelerin vazgeçilmez ismi olacağının ilk işaretlerini veriyordu.

16 yaşında İstanbul Belediye Konservatuvarı’nın Şan ve Bale Bölümü’nde eğitimine devam ederken, 1949 yılında “Artist Aranıyor” oyunuyla profesyonel sahne hayatına adım attı. Bu başlangıç, Türk sanat tarihinde yarım asırdan fazla sürecek bir tutkunun ilk sayfasıydı.
Kulis Faresi ve Prova Cadısı: Disiplinle Gelen Başarı
Suna Pekuysal, tiyatro camiasında sadece oyunculuğuyla değil, disipliniyle de tanınırdı. Muhsin Ertuğrul’un ona taktığı “Kulis Faresi” ve Haldun Dormen’in yakıştırdığı “Prova Cadısı” lakapları, onun tiyatroya olan bağlılığının nişaneleriydi. Kariyerinin en büyük dönüm noktası, “Peer Gynt” oyununda yaşandı. Figüran olarak yer aldığı bu oyunda, başrol oyuncusu Jeyan Mahfi’nin rahatsızlanması üzerine, tüm metni ezbere bildiği için sahneye çıktı. Muhsin Ertuğrul’un şaşkınlıkla sorduğu “Kim bu kız?” sorusu, Pekuysal’ın çocuk bölümünden asil kadroya geçişinin anahtarı oldu.
Konservatuvar eğitimini tamamlamamış olsa da, o sahneyi en büyük okul olarak kabul etti. Vasfi Rıza Zobu, Hazım Körmükçü ve Mahmut Moralı gibi ustaların yanında yetişerek türk tiyatrosunun öncü ve efsane kadın sanatçıları arasında sarsılmaz bir yer edindi. Onun için her rol arkadaşı bir hoca, her sahne bir ders niteliğindeydi.
Sahnede Bir Aşk Hikayesi: Ergun Köknar

Sanatçının özel hayatı da tıpkı kariyeri gibi sahneyle harmanlanmıştı. Eşi Ergun Köknar ile tanışması ve evlilik teklifi alması, tiyatro tarihinin en romantik anektodlarından biridir. “Küçük Şehir” oyunu sırasında Köknar’ın repliğini keserek seyircilerin önünde yaptığı evlilik teklifi, bu birlikteliği ölümsüz kıldı. Çiftin hem profesyonel hem de özel yaşamdaki uyumu, Suna Pekuysal’ın sanat hayatındaki en büyük destek mekanizması oldu.
Bir Annenin Direnişi ve Soru İşareti Şeklindeki Ömür
Suna Pekuysal denilince akla gelen fiziksel özelliği olan omurga eğriliği, aslında büyük bir fedakarlığın ve annelik sevgisinin sonucuydu. 39 yaşında hamile kaldığında, doktorlar mevcut sağlık sorunları nedeniyle bu gebeliğin hayati risk taşıdığı konusunda onu uyardı. Ancak o, kendi sağlığından vazgeçme pahasına oğlu Sait Ali’yi dünyaya getirmeyi seçti. Bu süreçte omurgası kalıcı olarak hasar gören ve vücudu bir “soru işareti” halini alan Pekuysal, bu durumu hiçbir zaman engel olarak görmedi. Aksine, fiziksel farklılığını oyunculuğunda bir avantaja, karakteristik bir imza haline dönüştürdü.
Lüküs Hayat Rekoru ve Beyaz Perdenin Suna Ablası
Bazı sanatçılar tek bir rolle tarih yazabilir. Suna Pekuysal için bu, Zihni Göktay ile birlikte 14 yıl boyunca aralıksız sahnelediği “Lüküs Hayat” operetiydi. Türk tiyatrosunda kırılması güç bir rekora imza atan bu oyun, Guinness Rekorlar Kitabı’na aday gösterilecek kadar büyük bir başarıya ulaştı. Sahne üzerindeki doğaçlamaları ve Zihni Göktay ile olan “Goethe” esprileri gibi detaylar, izleyicinin hafızasına kazındı.

Sinemada ise “Yedi Kocalı Hürmüz” ve “Küçük Hanım” serileriyle parladı. Özellikle Keloğlan filmlerindeki isimsiz ama derinlikli “Ana” karakteri, onu tüm Türkiye’nin sevgilisi haline getirdi. Adile Naşit gibi samimiyetiyle halka dokunan sanatçı, radyolarda “Suna Ablası” olarak yankılandı. Hatta “Genç Indiana Jones” dizisinin İstanbul bölümünde bir falcıyı canlandırarak uluslararası projelerde de yer aldı.
“Oldum Demek Öldüm Demektir”
Pekuysal’ın sanat felsefesi, hayatının son anına kadar değişmedi. 1998 yılında emekli edildiğinde bu duruma sitem etmesi, onun sahneye olan tutkusunun bir göstergesiydi. Sanatçının asla emekli olamayacağını savunan Pekuysal, Oldum demek öldüm demektir sözüyle gelişimin ve öğrenmenin sınırsızlığını vurgulardı. Tıpkı dostu Yıldız Kenter gibi, o da tiyatroyu bir yaşam biçimi olarak gördü.
Afife Jale ve Altın Portakal gibi pek çok prestijli ödülle taçlanan kariyeri, 2008 yılında son bulsa da, bıraktığı miras bugün hâlâ genç tiyatroculara rehberlik etmektedir. Suna Pekuysal, bedensel zorlukları ruhuyla aşan, kahkahasıyla hüzünleri dağıtan ve sahneye hürmeti her şeyin önünde tutan bir sanat abidesi olarak yaşamaya devam ediyor.




Harika bir yazı, anladıklarımı hemen özetliyorum: Öncelikle Suna Pekuysal’ın Türk tiyatrosu ve sineması için çok önemli bir figür olduğunu ve bir ekol yarattığını anladım. Sonra, 53 yıllık kariyerinde 250’den fazla oyunda ve 100 filmde rol aldığını, bu sayının inanılmaz bir üretkenliğe işaret ettiğini fark ettim. En önemlisi, onun sadece başarılı bir oyuncu değil, aynı zamanda sanata adanmış bir yaşamın sembolü olduğunu ve bu adanmışlığın ilham verici olduğunu öğrendim. Şimdi eylem planıma gelirsek, ilk olarak Suna Pekuysal’ın hayatını ve kariyerini daha detaylı araştıracağım. Daha sonra, mümkünse oynadığı oyunlardan veya filmlerden birkaçını izleyerek onun oyunculuk tarzını ve sahne üzerindeki etkisini daha iyi anlamaya çalışacağım ve son olarak, onun sanata olan tutkusunu kendi hayatımda nasıl uygulayabileceğime, yani kendi ilgi alanlarıma daha fazla zaman ayırıp daha üretken olmaya odaklanacağım.
Suna Pekuysal’ın sanat yolculuğuna bakarken, insanın kendi varoluş amacını sahnede arayışının bir yansımasını görüyorum sanki. Tıpkı bir nehrin denize ulaşma çabası gibi, onun da her rolü, her karakteri, kendini ifade etme ve evrenle bütünleşme arzusunun bir tezahürüydü. Peki, bizler de kendi hayat sahnelerimizde, onun gibi tutkuyla rolümüzü oynuyor muyuz? Yoksa sadece birer figüran mı olmaya razı geliyoruz? Belki de hayatın anlamı, Suna Pekuysal’ın sahnedeki o parıltısında, her rolünde yeniden doğuşunda gizlidir. Belki de tüm bu gördüklerimiz, duyduklarımız, hissettiklerimiz sadece birer algıdan ibarettir ve gerçeklik, sanatçının ruhunda yarattığı o büyülü dünyada saklıdır. Sanat, bir ayna misali, bize kendimizi ve evreni yansıtırken, Suna Pekuysal gibi ustalar da bu aynayı daha parlak hale getirerek, varoluşsal sorgulamalarımıza ışık tutarlar.
Suna Pekuysal hakkında bu kadar GÜZEL bir yazı yazdığınız için TEŞEKKÜRLER! Okurken gözlerim doldu! Onun o muhteşem yeteneği, sahnedeki zarafeti, her rolüne kattığı o eşsiz dokunuş… Hepsi gözümde canlandı! Sanki o büyülü anlara geri döndüm! NE KADAR DA İYİ BİR OYUNCUYDU! Tiyatroya adanmışlığı, sanata olan tutkusu… Gerçekten UNUTULMAZ bir kraliçe! Yazınızla onu bir kez daha hatırlamak, onun mirasına sahip çıkmak ÇOK KIYMETLİ! Emeğinize sağlık, KALEMİNİZE SAĞLIK! İnanılmaz bir yazı olmuş!
bu yazı, geçmişe duyulan özlemi körüklemekten başka bir işe yaramıyor.
ya şimdi yalan yok, başlık görünce “yine mi bi’ övgü yazısı?” dedim içimden. hani tamam, saygı duyarız, büyük sanatçıydı falan filan da, her öleni göklere çıkarmasak mı artık? biraz gerçekçi olalım ya.
ama yazıyı okuyunca hakkını vermek lazım, bayağı uğraşılmış. suna pekuysal’ın hayatına bu kadar detaylı bakmak, kolay iş değil. belli ki emek verilmiş. ben de bi’ göz attım, belki bi’ şeyler öğrenirim diye. yine de o “efsane”, “ölümsüz” falan kelimeleri bana biraz fazla geliyor. ama elinize sağlık, uğraşmışsınız 👍
Suna Pekuysal’ın tiyatroya katkıları ve sanatsal mirası üzerine yazılan bu kapsamlı portre, değerli bir sanatçının kariyerini ve etkisini anlamak için önemli bir kaynak sunuyor. Bu konuyla ilgili yapılan bazı çalışmalar da gösteriyor ki, bir sanatçının sadece performansları değil, aynı zamanda kişiliği, çalışma disiplini ve sanata olan bağlılığı da izleyiciler üzerinde derin bir etki bırakabiliyor. Pekuysal’ın uzun ve başarılı kariyeri boyunca sergilediği profesyonellik ve özveri, onun sadece yetenekli bir oyuncu değil, aynı zamanda örnek alınması gereken bir sanatçı figürü olarak da anılmasını sağlamıştır. Tiyatro sanatının toplumsal ve kültürel etkileşimdeki rolü göz önüne alındığında, Pekuysal gibi isimlerin sanata olan katkıları, gelecek nesiller için bir ilham kaynağı olmaya devam edecektir. Sanatçının farklı türlerdeki rolleri başarıyla canlandırması, onun çok yönlülüğünü ve adaptasyon yeteneğini gösterirken, aynı zamanda tiyatro sanatının da geniş bir yelpazede ifade imkanı sunduğunu kanıtlar niteliktedir.
Suna Pekuysal’ın hayatına dair bu satırları okurken içimde bir hüzün oluştu… Tiyatronun o büyülü dünyasına adanmış bir ömür, ne kadar kıymetli. Onun sahnedeki o eşsiz enerjisi, mimikleri, sesi… Sanki o anları yeniden yaşıyormuş gibi oldum. Unutulmaz rollerini düşününce içimden “İyi ki yaşamış, iyi ki tiyatroya kendini adamış” demek geliyor. Böyle değerli sanatçılarımızın anısını yaşatmak, gelecek nesillere aktarmak çok önemli. Yazınız için teşekkür ederim, Suna Pekuysal’ı bir kez daha saygıyla anmamı sağladınız.
Suna Pekuysal’ın tiyatroya olan katkıları gerçekten de takdire şayan. Bu değerli sanatçının kariyerini ve etkisini değerlendirirken, tiyatronun bir toplumun kültürel ve sosyal dokusunu nasıl şekillendirdiğini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu konuyla ilgili yapılan bazı çalışmalar da gösteriyor ki, özellikle Pekuysal gibi figürler, sadece sahne performanslarıyla değil, aynı zamanda sanatın geniş kitlelere ulaşmasında ve sevilmesinde de kritik bir rol oynamışlardır. Tiyatro eleştirmenlerinin ve akademisyenlerin de sıklıkla vurguladığı gibi, Pekuysal’ın oyunculuk tekniğindeki derinlik ve karakterlere olan bağlılığı, onu sadece bir oyuncu değil, aynı zamanda bir sanat ikonu haline getirmiştir. Onun mirası, gelecek nesil tiyatrocular için bir ilham kaynağı olmaya devam edecektir.
Suna Pekuysal’ı anlatan bu yazıyı okuyunca aklıma geldi, ben de küçükken onun bir oyununu izlemiştim. Belki çok popüler bir oyunu değildi ama beni derinden etkilemişti. Sahnedeki o ENERJİ, o mimikler, o ses tonu… Sanki bambaşka bir dünyaya ışınlanmıştım. O zamanlar tiyatroya pek meraklı değildim açıkçası, annem zorla götürmüştü beni. Ama Suna Hanım’ı izledikten sonra tiyatro bambaşka bir şey oldu benim için.
Aradan yıllar geçti, tiyatroya olan ilgim hiç azalmadı. Hatta o günkü deneyimim, hayatımda verdiğim bazı kararlarda bile etkili oldu diyebilirim. Şimdi düşünüyorum da, Suna Pekuysal sadece bir oyuncu değil, bir İLHAM kaynağıydı benim için. Yazıda bahsedilen o “unutulmaz kraliçe” ifadesi, bence tam da onu anlatıyor. Keşke onu daha yakından tanıma fırsatım olsaydı.