Hafıza ve İnsan

Erol Günaydın: Sahnenin Çok Yönlü Ustası ve Son Meddah

Türk sanat dünyasında tebessümü, kendine has şivesi ve sahne hakimiyetiyle silinmez izler bırakan Erol Günaydın, yalnızca bir oyuncu değil, aynı zamanda gelenekseli moderne bağlayan dev bir köprüydü. Tiyatrodan sinemaya, senaryo yazarlığından seslendirme sanatına kadar uzanan geniş kariyer yelpazesinde, her zaman halkın içinden bir samimiyet barındırdı. Karadeniz’in köklü Kiziroğulları ailesine mensup olan sanatçı, Trabzon Akçaabat’ta başlayan yolculuğunu Türk kültür tarihinin en kıymetli hazinelerinden biri olarak tamamladı.

Engelleri Aşan Bir Sanat Tutkusu

Erol Günaydın’ın sanat hayatı, sanılanın aksine sadece alkışlarla değil, büyük kişisel mücadelelerle başladı. Çocukluk yıllarında geçirdiği bir hastalık nedeniyle bir dönem yürüyemeyen Günaydın, aynı zamanda pelteklik ve yoğun şive sorunlarıyla karşı karşıyaydı. Akranları tarafından alay konusu edilen bu dil sorununu, geceleri tek başına yaptığı konuşma egzersizleri ve azmiyle aşarak, ileride milyonları etkileyecek olan o eşsiz hitabet yeteneğini kazandı.

İstanbul’a yerleştikten sonra Galatasaray Lisesi’nde yatılı okuyan sanatçı, sahne tozunu ilk kez buradaki tiyatro kulübünde yuttu. Profesyonel hayata geçişi ise adeta bir efsaneler buluşmasıydı. Bilge Zobu’nun ısrarıyla girdiği tiyatro sınavında jüri koltuğunda Haldun Taner, Ahmet Kutsi Tecer ve Reşit Baran gibi dev isimler oturuyordu. Bu sınavın ardından Haldun Dormen Cep Tiyatrosu’nda “Papaz Kaçtı” oyunuyla profesyonelliğe adım atan Günaydın, Türk tiyatrosunun en üretken dönemlerinden birinin fitilini ateşledi.

Yazarlık ve Sinemadaki Öncü Kimliği

Erol Günaydın, izleyici nezdinde daha çok oyuncu kimliğiyle tanınsa da, o aslında mutfakta da var olan entelektüel bir sanatçıydı. “Yaygara”, “Uyy Balon Dünya” ve “İstanbul Masalı” gibi müzikalleri kaleme alarak Türk tiyatrosuna yazılı eserler kazandırdı. Sinemadaki başarısı ise 1967 yılında meyvesini verdi; “Güzel Bir Gün İçin” filmiyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Senaryo ödülüne layık görüldü.

Yeşilçam’da 80’den fazla filmde rol alan usta sanatçı, oyunculukta sınır tanımayan cesaretiyle de bilinirdi. “Sinekli Bakkal” filminde canlandırdığı Kız Tevfik karakteri, Türk sinemasının ilk ve en başarılı zenne denemelerinden biri olarak kabul edilir. Bu rol, onun karakter oyuncusu olarak ne kadar geniş bir yelpazeye sahip olduğunun en somut kanıtıydı. Tuncel Kurtiz ve Suna Keskin gibi isimlerle birlikte kurduğu Genar Tiyatrosu ise sanatçının kurumsal ve yenilikçi yönünü temsil ediyordu.

Sesin Arkasındaki Dev: Ayı Yogi’den Bilbo Baggins’e

Günaydın’ın sanatı sadece fiziksel performansıyla sınırlı kalmadı; o, sesiyle de nesilleri büyüttü. Bir dönemin çocukları onu Ayı Yogi olarak tanırken, fantastik edebiyat meraklıları için o, “Yüzüklerin Efendisi” serisindeki Bilbo Baggins karakterinin ruhuydu. “Yukarı Bak” (Up) filmindeki Carl Fredricksen ve “Hz. Muhammed Son Peygamper” çizgi filmindeki Ebu Talip seslendirmeleri, onun seslendirme sanatındaki derinliğinin ve her karaktere bürünebilme yeteneğinin birer göstergesiydi.

Televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte “Çiçek Taksi” dizisindeki Ramazan karakteriyle evlerin başköşesine oturdu. Samimiyeti o kadar gerçekti ki, Athena’nın “Arsız Gönül” ve Emre Altuğ’un “Aşk-ı Kıyamet” kliplerinde yer alarak modern popüler kültür ile klasik sanat arasındaki bağı daima taze tuttu.

Son Meddah ve Kültürel Miras

Erol Günaydın denince akla gelen en onurlu sıfat kuşkusuz Son Meddah unvanıdır. İsmail Dümbüllü’den devralınan bu geleneksel anlatı sanatını modern sahnelerle buluşturan sanatçı, meddahlık geleneği adına yaşayan bir kütüphane gibiydi. Sahnelediği tek kişilik gösterilerde, geleneksel ile modernin sentezini yaparak geleneksel Türk tiyatrosu unsurlarını yeni nesillere sevdirdi.

Kariyeri boyunca “Tiyatro ezbercilik değil, içinden gelerek oynamaktır” mottosunu benimseyen usta isim, en büyük kazancını her zaman “sevgi serveti” olarak tanımladı. Ferhan Şensoy’un “O zaten hep başroldedir” dediği Günaydın, 15 Ekim 2012 tarihinde aramızdan ayrılsa da, geride bıraktığı onlarca film, dizi, seslendirme ve Emine Algan tarafından hazırlanan “İki Kalas Bir Heves” isimli nehir söyleşi kitabıyla yaşamaya devam ediyor.

Usta sanatçının feraseti, disiplini ve sanata olan tutkusu, bugün hem sahne emekçileri hem de seyirciler için en büyük ilham kaynaklarından biri olmaya devam ediyor. O, perdenin arkasındaki gizli kahraman ve önündeki gülen yüz olarak Türk sanat tarihinin kalbinde her zaman başrolde kalacak.

Neslihan Avşar

Ben Neslihan Avşar. Marmara Üniversitesi İngilizce bölümüne ilk 1000 öğrenci arasından girerek başladığım akademik serüvenim, beni felsefe alanında uzmanlaşmaya yöneltti. Dil ve eleştirel düşünme üzerine kurulu temelim, felsefi metinleri ve kavramları daha derinlemesine incelememe olanak tanıyor. Şimdi tüm odağım, felsefe alanındaki akademik çalışmalarımda ve bu alandaki bilgi birikimimi artırmakta.Bloglabs.net için yazdığım her makalede, felsefenin karmaşık gibi görünen dünyasını sizler için daha anlaşılır ve ulaşılabilir kılmayı hedefliyorum. Temel felsefi problemlerden güncel etik tartışmalara kadar geniş bir yelpazede, düşündürücü ve sorgulayıcı içerikler sunarak felsefeye olan ilginizi canlı tutmayı umuyorum.

İlgili Makaleler

3 Yorum

  1. Bu yazıyı okuyunca aklıma geldi, ben de benzer bir durumda şöyle bir şey yaşamıştım… Üniversite yıllarımda tiyatro kulübündeyken, Erol Günaydın’ın bir oyununu sahnelemeye karar vermiştik. Ben de küçük bir roldeydim. Provalar sırasında, oyunun metnini ne kadar okusak da o “Erol Günaydın” tadını bir türlü yakalayamıyorduk. Yönetmenimiz de çaresiz kalmıştı.

    Bir gün, yönetmenimiz “Arkadaşlar, bu böyle olmayacak. Gelin, Erol Günaydın’ı taklit etmeye çalışmak yerine, metni KENDİMİZE göre yorumlayalım” dedi. O an, kafamda bir ŞİMŞEK çaktı! Gerçekten de, taklit etmeye çalışmak yerine, kendi yorumumuzu katınca oyun bambaşka bir havaya büründü. O günden sonra, her zaman bir şeyi yaparken “kendimden ne katabilirim” diye düşünür oldum. Belki Erol Günaydın’ın da sırrı buydu, her role kendinden bir şeyler katmak.

  2. Bu yazıyı okuyunca aklıma geldi, ben de benzer bir durumda şöyle bir şey yaşamıştım… Çocukken, mahallemize bir seyyar satıcı gelirdi. Elinde kuklalarla, bağırarak insanları toplardı. O zamanlar televizyon yeni yeni yaygınlaşıyordu ama kukla gösterisi izlemek benim için bambaşka bir şeydi. Seyyar satıcının ses tonu, kuklaların hareketleri, anlattığı hikayeler… Hepsi beni ÖYLE BÜYÜLEMİŞTİ ki, saatlerce gözümü kırpmadan izlerdim. Tıpkı Erol Günaydın’ın meddahlık yaparken seyirciyi avucunun içine alması gibi.

    O seyyar satıcı da aslında bir nevi minik bir sahnede, tek başına bir orkestra gibiydi. Farklı karakterleri canlandırır, sesini değiştirir, mimikleriyle hikayeyi yaşatırdı. O zamanlar anlamamıştım ama şimdi düşünüyorum da, o adamın yaptığı da bir çeşit meddahlıktı. Belki Erol Günaydın kadar ünlü değildi ama benim için UNUTULMAZ bir sanatçıydı. Bu yazı bana o günleri hatırlattı, içimi bir sıcaklık kapladı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Başa dön tuşu