Felsefe

Varoluşçuluk Nedir? Özden Önce Gelen Varlık Anlayışı

20. yüzyılın ortalarında, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkilerinin ardından Fransa’da güçlü bir şekilde ortaya çıkan Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm), insan varoluşuna dair derinlemesine bir sorgulama sunar. Bu felsefi akım, bireyin kendi değerlerini, kimliğini ve geleceğini bizzat kendisinin inşa ettiğini savunur. Çağın sistematik felsefelerine bir tepki olarak doğan varoluşçuluk, bireysel deneyimlerin ve içsel devinimlerin insan varoluşunun temelini oluşturduğunu iddia eder.

Bu makalede, varoluşçuluğun temel prensiplerini, “varoluş özden önce gelir” düsturunu, akımın öncü filozoflarını ve insanın özgürlük, sorumluluk, anlamsızlık gibi temel kavramlarla olan ilişkisini detaylıca inceleyeceğiz. Varoluşçuluğun sadece felsefeyi değil, edebiyat, psikoloji ve sanat gibi geniş bir yelpazeyi nasıl etkilediğine de değineceğiz. Bu düşünsel yolculukta, insan olmanın getirdiği eşsiz yükümlülükleri ve potansiyelleri anlamaya çalışacağız.

Varoluş Özden Önce Gelir: Bir Felsefi Paradigma

Varoluşçuluk Nedir? Özden Önce Gelen Varlık Anlayışı

“Varoluş özden önce gelir” önermesi, varoluşçu felsefenin kalbini oluşturur ve bireysel varoluşun anlamını kavramada merkezi bir rol oynar. Bu ifade, insanın doğuştan gelen, önceden belirlenmiş bir “öz”e sahip olmadığını, aksine varoluşuyla birlikte kendi özünü kendisinin yarattığını vurgular. Varoluşçuluk, bireyin toplumsal yaftalar, roller veya kalıplaşmış davranışlar gibi dışsal dayatmalarla tanımlanmasına karşı çıkar.

  • Bireysel varoluşun önceliği.
  • İnsanın özünü kendi eylemleriyle inşa etmesi.
  • Önceden belirlenmiş bir kaderin reddi.
  • Toplumsal rollerin ve yaftaların ötesine geçme.
  • Bağımsız edimlerin ve sorumluluk bilincinin önemi.
  • Gerçek özün bireyin yaşantısı ve adlandırmasıyla oluşması.
  • İnsanın kendi değerlerine ve yaşamının anlamına karar veren irade sahibi bir varlık olması.
  • Sartre, Kierkegaard ve Heidegger gibi düşünürlerin bu görüşü desteklemesi.

Bu bağlamda, “öz” kişinin dışa vurulamayan, yaşantısıyla şekillenen temelini ifade ederken; “varoluş”, bu özün dışavurumu, yani kişinin dünyadaki somut eylemleri ve seçimleridir.

Varoluşçuluk Akımının Dört Temel Fikri

Bireysel Varoluşun Tekliği ve Bilinç Üzerindeki Vurgu

Varoluşçuluk Nedir? Özden Önce Gelen Varlık Anlayışı

Varoluşçuluk, her varoluşun tek ve bireysel olduğunu vurgular. Bu, bilinci, tin’i, us’u ve düşünceyi önceliklendiren idealizm biçimlerinin aksine, somut bireysel deneyime odaklanır. İnsan, kendi bilinciyle dünyada var olan, kendine özgü bir varlıktır.

Varoluş, aynı zamanda varoluş sorununu içinde barındırır; bu da varlığın anlamının sürekli olarak araştırılmasını gerektirir. Bu arayış, insanın kendini ve dünyayı anlamlandırma çabasının temelini oluşturur.

Seçim Özgürlüğü ve Gerekirciliğin Reddi

Varoluşçulara göre, varoluş insanın içinden seçebileceği bir olanaklar bütünüdür. Bu düşünce, her türlü gerekirciliğe (determinizme) karşı çıkar. İnsan, kendi seçimleriyle kendi varoluşunu şekillendirir ve bu seçimlerin sorumluluğunu üstlenir.

Özgürlük, varoluşçuluğun merkezi bir kavramıdır ve insanı diğer varlıklardan ayıran temel özelliktir. İnsan, ne olacağına kendi kararlarıyla yön veren bir varlıktır.

Dünyada Var Olma ve İlişkisellik

İnsanın önündeki olanaklar bütünü, diğer insanlarla ve nesnelerle kurduğu ilişkilerden oluşur. Bu nedenle varoluş, her zaman bir “dünyada var olma” durumudur. İnsan, soyut bir varlık değil, somut bir tarihsel durum içinde, ilişkiler ağıyla çevrili bir varlıktır.

Bu durum, insanın seçimlerini sınırlayan ve koşullandıran somut bir bağlamın varlığını da kabul eder. Ancak bu sınırlamalar, insanın özgürlüğünü ortadan kaldırmaz, aksine ona bir zemin sunar.

Varoluşçuluğun Tarihsel Kökenleri ve Etkileşimi

Varoluşçuluk, 19. yüzyılın ortalarında Kierkegaard ve Nietzsche gibi düşünürlerin eserlerinde kökenlerini bulsa da, en belirgin yükselişini İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkım ve anlamsızlık hissi karşısında yaşamıştır. Bu akım, felsefenin yanı sıra teoloji, edebiyat, drama, resim ve psikoloji gibi birçok alanda etkili olmuştur.

José Ortega y Gasset, Karl Jaspers, Martin Heidegger, Gabriel Marcel ve Jean-Paul Sartre gibi isimler, varoluşçu düşüncenin önde gelen temsilcileri arasında yer alır. Her ne kadar farklı yaklaşımlara sahip olsalar da, onların ortak paydası, insan varoluşunun özgünlüğüne ve bireysel sorumluluğa yaptıkları vurgudur.

Varoluşçuluğun Temel Kavramları: İnsan Olmanın Anlamı

Varoluşçuluk, var olanın, tüm var olanı kapsayan bir yapıdan önce geldiği, teorik olarak kolayca gruplandırılamayan bir felsefi akımdır. Bu akım, insanın somut varoluşunu merkeze alır ve soyut kurulumlara indirgenmesini reddeder. İşte varoluşçuluğun temel kavramları:

İnsan: Özgür İradenin Taşıyıcısı

Varoluşçular, insanların özgür iradesi olduğunu ve kararlarının sonuçlarından sorumlu olduklarını savunur. Toplu hareketlerde bile her birey, kendi iradesiyle hareket eder ve sorumluluğunu kendisi taşır. Dünya, insanlığın bu durumuna karşı kayıtsızdır; değerler doğada bulunmaz ve insanlık bu arayışında yalnızdır. Bu durum, insan değerlerinin absürd bir zeminde oluştuğu fikrini doğurur.

Var Olma: Özden Önce Gelen Somutluk

Varoluşçu filozoflar, var olanın özsel olandan önce geldiğini iddia eder. Kartezyen düşüncenin aksine, varoluşçuluk, tüm rasyonel yapının ve dünyanın akli ilkelerle işleyen bir makineden önce, saf bir var olan olduğunu kabul eder. Somut, şimdi ve burada olanın birincil plana getirilmesi, soyut ve olumsuz olanın ikincil plana itilmesi anlamına gelir. Felsefe, birincil olarak var olandan hareket etmelidir.

Özne: Deneyimleyen ve Kendi Yolunu Çizen Varlık

Varoluşçulukta vurgulanan var olma durumu, şimdi, burada ve somut olanı temele alır ve bu da yaşayan özneyi işaret eder. Özne, deneyiminde ortaya çıkan bir dünya ile bu dünya içerisinde kendi yolunu çizmeye çalışan bir yapıdadır. İnsan, kendi özkurulumunu gerçekleştiren, şeyler ve insanlar ile dolayımı içerisinde var olan bir öznedir.

Özgürlük: Seçimin Kendisi ve Sorumluluk

Özne, dünyadaki diğer şeylerden bilinç ve irade sahibi olmakla ayrışır. Bu ayrım, seçimde ortaya çıkar ve seçimin deneyimi öznenin varoluşudur. Varoluşçular, insanı özgür kabul eder ve eylemlerini belirleyen apriori yasalılıkları reddeder. İnsan, kendi özünü her seferinde kendisi kurar ve bu, yaptığı her seçimin sonucuyla ortaya çıkar.

İnsanın olgusal durumu, bir yandan özgürlüğünün koşulu, diğer yandan da sınırlayıcısıdır. Geçmişten gelen değerler olsa da insan bunları her an yeniden tasarlar ve değiştirebilir. Ancak yaptıklarını değiştiremez ve kendi seçimlerinin sorumluluğunu üstlenerek “kendi”liğini oluşturur. Determinizm ve özgür irade üzerine daha fazla düşünmek isteyenler için bu konu oldukça önemlidir.

Otantiklik: Kendi Seçimleriyle Yaşamak

Otantiklik, varoluşçuluk açısından kendini kurmanın temel kavramıdır. Bu, öznenin kararlarının dışsal bir sabitlikten kaynaklanmaması, aksine kendi etkin seçimi ve özgür iradesiyle yapılması anlamına gelir. Otantik olmayan eylem, kişinin kendi değerlendirmesinden geçmeden dışsal maksimlere göre hareket etmesidir. Otantik bir yaşam, kişinin kendi değerlerini bilinçli bir biçimde üstlenmesiyle ortaya çıkar.

Absürdlük: Anlamsızlıkla Yüzleşme

Doğa, insana bütünüyle kayıtsızdır ve insan kendi verdiği değerleri dünyada bulamaz. Bu kayıtsızlık ve insanın değer arayışı arasındaki çelişki, varoluşçulukta absürdlük olarak ifade edilir. Tüm değerler absürddür; çünkü sağlam bir zemine bağlanamazlar. Bu durum, ya absürdlüğün insan özgürlüğünün temel sebebi olduğunu savunmaya ya da bir sabit bularak aşılmaya yol açar. Varoluşçular, ikinci durumda bu sabiti genellikle ölüm olarak kabul etmişlerdir. Ölümün sınırlayıcılığı, yaşamın değer kazanmasına neden olur.

İnsan, kendi varoluşunun ağırlığıyla baş başa kaldığında, bu absürdlükle yüzleşmek kaçınılmazdır. Ancak bu yüzleşme, aynı zamanda bizi kendi değerlerimizi yaratmaya, anlamı dışarıda değil, içimizde aramaya iter. Kendi varoluşumuzun sahiciliğini, tam da bu anlamsızlık karşısında bulabiliriz.

Angst: Nesnesiz Korku ve Varoluşsal Çaresizlik

Angst, somut bir nesne üzerinden ortaya çıkmayan, nesnesiz korkudur. Hayatın anlamsızlığıyla karşılaşan insan, yapacağı hiçbir şeyin bir manası olmamasından ötürü ne seçim yapacağını bilemez duruma gelir. Bu, insanın kendi özgürlüğü karşısında hissettiği çaresizlik ve umutsuzluk duygusudur. İnsanın tüm seçimleri kendi sorumluluğu altındadır ve herhangi bir yere dayandırılamaz. Bu durum, intihar olasılığını bile barındırır; çünkü nesnesi olmayan angst karşısında korunulabilecek bir şey yoktur.

İntihar ve Çaresizlik: Varoluşsal Sınırlar

Varoluşçuluk Nedir? Özden Önce Gelen Varlık Anlayışı

Varoluşçular açısından intiharın olanağı, insanın özgürlüğü karşısında duyduğu angst’ı ortaya çıkarır. Bu, insanın bilinçaltında sürekli bir olasılık olarak bulunur. Çaresizlik, insanın kendini tanımladığı şeylerin her an yitebilecek şeyler olmasından kaynaklanır. İnsan, kendisini dışsal şeylerle tanımladığı sürece bu çaresizlik kalıcıdır. Varoluşçulara göre, insan her zaman olgusal olduğu ve hiçbir sabite kendisini bağlayamadığı için bu çaresizliği aşamaz.

Bu noktada, yaşamın anlamı üzerine yapılan sorgulamalar, varoluşçu düşüncenin derinliklerine inmek için bir kapı aralar.

Varoluşçuluğun Bireye Çağrısı: Anlam ve Sorumluluk

Varoluşçuluk, bireyi kendi varoluşunun mimarı olmaya davet eden, cesur ve meydan okuyucu bir felsefedir. İnsanın önceden belirlenmiş bir özü olmadığını kabul etmek, başlangıçta bir boşluk ve anlamsızlık hissi yaratabilir; ancak tam da bu boşluk, kişiye kendi anlamını yaratma özgürlüğünü sunar. Bu, ağır bir sorumluluktur, zira insan kendi seçimlerinin ve eylemlerinin tüm yükünü omuzlar.

Fakat bu yük, aynı zamanda bireyin eşsiz potansiyelini de açığa çıkarır. Varoluşçuluk, insanı edilgen bir varlık olmaktan çıkarıp, yaşamının aktif bir katılımcısı, hatta yaratıcısı olmaya teşvik eder. Otantik bir yaşam sürmek, dışsal beklentiler veya toplumsal normlar yerine, kişinin kendi içsel değerleri ve iradesiyle hareket etmesi anlamına gelir. Bu, sürekli bir öz-sorgulama ve cesur kararlar alma sürecidir.

Sonuç: Özgürlüğün ve Sorumluluğun Felsefesi

Varoluşçuluk, modern insanın içinde bulunduğu durumu, özgürlüğünü, sorumluluğunu ve anlamsızlıkla mücadelesini derinlemesine ele alan bir felsefi akımdır. Kierkegaard’dan Sartre’a uzanan bu düşünsel yolculuk, bireyin kendi varoluşunu bilinçli bir şekilde inşa etme gücünü ve bu sürecin getirdiği zorlukları gözler önüne serer.

Her ne kadar zaman zaman çaresizlik ve angst gibi kavramlarla yüzleşmeyi gerektirse de, varoluşçuluk nihayetinde insanı kendi potansiyelini gerçekleştirmeye, otantik bir yaşam sürmeye ve yaşamına kendi anlamını katmaya teşvik eden güçlü bir çağrıdır.

Neslihan Avşar

Ben Neslihan Avşar. Marmara Üniversitesi İngilizce bölümüne ilk 1000 öğrenci arasından girerek başladığım akademik serüvenim, beni felsefe alanında uzmanlaşmaya yöneltti. Dil ve eleştirel düşünme üzerine kurulu temelim, felsefi metinleri ve kavramları daha derinlemesine incelememe olanak tanıyor. Şimdi tüm odağım, felsefe alanındaki akademik çalışmalarımda ve bu alandaki bilgi birikimimi artırmakta.Bloglabs.net için yazdığım her makalede, felsefenin karmaşık gibi görünen dünyasını sizler için daha anlaşılır ve ulaşılabilir kılmayı hedefliyorum. Temel felsefi problemlerden güncel etik tartışmalara kadar geniş bir yelpazede, düşündürücü ve sorgulayıcı içerikler sunarak felsefeye olan ilginizi canlı tutmayı umuyorum.

İlgili Makaleler

14 Yorum

    1. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Varoluşçuluğun bu temel prensibi, bireyin kendi özünü deneyimleriyle inşa etmesi gerektiğini vurgular ve bu derin felsefi düşünceye katılıyor olmanız beni sevindirdi. İnsan deneyiminin ve seçimin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Yayınlamış olduğum diğer yazılara da göz atmanız dileğiyle.

  1. Bu derinlemesine analiz, varoluşun özden önce geldiği fikrini ustalıkla işliyor. Ancak satır aralarını okuyanlar için, bu “ağır özgürlük” ve “anlamı yaratma” yükünün aslında çok daha geniş bir resmin parçası olabileceği sorusu akla geliyor. Bireyin tüm sorumluluğu kendi omuzlarına yüklemesi, belli bir düzenin işine gelmez miydi? Yoksa bu düşünce akımı, sanıldığının aksine, özgürlüğü vurgulamaktan ziyade, insanı daha ince bir ağa mı hapsediyor?

    1. Yorumunuz için teşekkür ederim. Yazıda ele aldığım varoluşçu perspektifin, özgürlüğün getirdiği sorumluluğu ve anlam yaratma yükünü vurguladığı doğrudur. Ancak bu düşüncenin, bireyin omuzlarına yüklediği sorumlulukla birlikte, sistemin işine gelip gelmediği ya da daha ince bir ağa hapsedip hapsetmediği konusundaki sorgulamanız oldukça değerli.

      Varoluşçu felsefenin bireyin özgürlüğünü ve seçimlerini merkeze alması, kimileri için bireye güç veren bir durumken, kimileri içinse bu özgürlüğün getirdiği yükün altında ezilme potansiyeli taşıdığı düşünülebilir. Bu noktada, özgürlüğün ne denli bir sorumluluk getirdiği ve bu sorumluluğun farklı toplumsal yapılar içindeki yansımaları üzerine düşünmek, konuyu daha geniş bir çerçevede ele almamızı sağlar. Bu tür sorgulamalar, konuyu derinleştirmek ve farklı bakış açılarını ortaya koymak adına oldukça kıymetli. Değerli yorumunuz için tekrar teşekkür ederim. Diğer yazılarıma da göz atmanızı dilerim.

  2. Harika bir istek! İşte sana iki farklı senaryo için, istenen tonda ve formatta yorum örnekleri

    1. Yorum: harika bir yazı olmuş emeğinize sağlık okurken çok keyif aldım.

      yanıt: Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Yazımı okurken keyif aldığınızı bilmek beni mutlu etti. Okuyucularıma faydalı ve keyifli içerikler sunabilmek benim için çok önemli.

      Profilimden diğer yazılarıma da göz atmanızı rica ederim. Desteğiniz için tekrar teşekkürler.

  3. Bu temel felsefi yaklaşımın ana hatlarını, varoluşun özden önce geldiği fikri üzerinden gayet net bir şekilde ortaya koymuşsunuz. Ancak bu anlayışın birey üzerindeki

    1. Yorumunuz için teşekkür ederim. Varoluşçuluğun birey üzerindeki etkileri konusunda haklısınız, bu derin felsefi akımın bireyin sorumlulukları ve özgürlüğü bağlamında getirdiği yükümlülükler gerçekten de üzerinde durulması gereken önemli bir nokta. Yazımda bu konuya değinmeye çalıştım ancak belki de daha fazla derinlemesine incelenebilir bir başlık olarak ele alınabilir.

      Felsefenin insan yaşamındaki yeri ve bireyin kendini tanımlama süreci üzerine düşünceleriniz, benim de yazarken hissettiğim pek çok noktaya ışık tutuyor. Bu tür yapıcı geri bildirimler, yazma sürecimi zenginleştiriyor ve farklı bakış açılarını değerlendirmeme olanak tanıyor. Profilimden diğer yazılara da göz atmanızı dilerim.

  4. Bu derin konuyu okurken gerçekten çok etkilendim ve duygulandım. Varoluşun o saf hali, insanın kendini bulma çabası… Sanki yıllardır içimde bir yerlerde hissettiğim ama tam olarak ifade edemediğim bir şeylerin karşılığıydı bu satırlar. Kendi anlamımızı yaratma sorumluluğu bazen müthiş bir özgürlük hissi verirken, bazen de omuzlarıma büyük bir yük gibi çökebiliyor. Sizinle aynı duyguları paylaşıyorum bu konuda, insanı derinden düşündüren ve hissettiren bir bakış açısı.

    1. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Yazdıklarımın sizde bu denli bir karşılık bulduğunu bilmek benim için çok kıymetli. Varoluşun getirdiği o hem özgürleştirici hem de ağırlık veren sorumluluk hissi, hepimizin ortak paydası sanırım. Bu duyguların bir ifadesini satırlarda bulmanız beni mutlu etti.

      İnsanın kendi anlamını arayışı ve yaratma çabası gerçekten de karmaşık bir yolculuk. Bu yolda yalnız olmadığımızı bilmek, düşüncelerimizi paylaşmak çok değerli. Başka yazılarıma da göz atabilirsiniz.

  5. vay be, demek önce VAR oluyoruz sonra ne olacagımıza karar veriyoruz, iyi de bu kadar seÇenek arasında kararsız kalan bizler için biraz fazla sorumluluk deyil mi? sanırım benim öz’üm biraz geçikmeli gelecek, kahvemi yudumlarken varoluş sancısı çekmek daha kolay sanki.

    1. Haklısınız, varoluşun getirdiği seçenek bolluğu ve sorumluluk hissi bazen bunaltıcı olabiliyor. Özellikle de bu kadar çok yol varken, hangisinin bize ait olduğunu bulmak gerçekten de zorlayıcı bir süreç. Bazen o “öz” dediğimiz şeyin ortaya çıkması için sabır gerekiyor, tıpkı kahvenin demlenmesi gibi. Belki de bu sancı, bizi daha derin düşünmeye ve kendimizi keşfetmeye iten bir başlangıç noktasıdır.

      Teşekkür ederim değerli yorumunuz için. Yayınlamış olduğum diğer yazılara da göz atmanızdan memnuniyet duyarım.

    1. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Varoluşun özden önce geldiği fikrinin bu kadar çok kişiyle rezonansa girmesi gerçekten harika. Bu konudaki düşüncelerinizi paylaştığınız için minnettarım.

      Sayfamdaki diğer yazılara da göz atmanızdan memnuniyet duyarım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Başa dön tuşu