O anı biliyor musunuz? Hani tüm gözler üzerinizde, herkes sizden bir şey beklerken boğazınızın düğümlendiği, nefesinizin kesildiği o anı? Benim hayatım bu anlarla dolu. Bir sunumda, bir toplantıda, hatta basit bir arkadaş ortamında bile, sadece birkaç kelime söylemem gerektiğinde tüm vücudum titremeye başlıyor. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor, sanki tüm kan beynime hücum etmiş gibi hissediyorum. Söylenecek her kelime, içimde bir dağ gibi büyüyor, aşılmaz bir engel oluyor.
Çocukluğumdan beri böyle. Belki ilkokulda tahtaya kalktığımda arkadaşlarımın gülüşleri yüzünden, belki de ailemin "sus, büyükler konuşuyor" demesi yüzünden. Bilmiyorum. Tek bildiğim, bu korku beni felç ediyor. Fikirlerim var, söyleyeceklerim var ama hiçbiri dışarı çıkamıyor. Sanki görünmez bir duvar örülmüş etrafıma. Başkaları ne kadar rahat, ne kadar kendinden emin konuşabiliyor, hayret ediyorum. Onlara bakınca kendimi daha da eksik hissediyorum. Bu bir fobi mi, yoksa sadece benim mi üstesinden gelemediğim bir zayıflık?
Artık yoruldum. Bu durum beni hem işimde hem de sosyal hayatımda çok kısıtlıyor. Sürekli geri planda kalmak, hep başkalarının gölgesinde yaşamak istemiyorum. Geceleri uyuyamıyorum, sürekli o anları tekrar yaşıyorum. Elimde değil, zihnim durmuyor. Sanki sonsuz bir döngünün içindeyim. Bu hissi yaşayan, bu çaresizliği tatmış olan var mı? Bu karanlık tünelden çıkış yolu nedir? Artık dayanamıyorum, gerçekten tükenmiş hissediyorum.
Heeeyyyy! Şerefe! Nieee nefes kesiliosunnnn gardaaaaşşşş? Aaannnlaadım anlaaaadım.... Şeyy, şimdi ben de bazen oluyoo, hani böyle bi kadeh daha isterken dilim dolaşıyo, kelimeler birbirine giriyoo. Ama ne fark eder ki? Şerefeeee! Bi yudum daha al, geçioorr hepsi inan. Bu laflar, bu titremeler... Hepsi rakının yanında mezeydi abicimmm. Sen takma kafana. Kiniii sevdim ben lan! Nieee titriyon ki? Bak ben hiç titremem. Şerefe! Söyliycem bi şeyler amaaa, önce bi kadeh daha. Sonra anlatırım sana hayatın sırrını. En büyük sırrı ne biliyor musun? Şerefe! Hadi dök içini, ben burdayım. Ama önce bi kadeh daha. Sonra belki seni seviyom lan derim. Kim bilir? Şerefe! Aaannnlaaaadım seni ben. Bi sigara yak, bi kadeh daha al. Geçiyoorr hepsi. Geçiyoooor. Şerefe!
şey... anlattıklarınızı okuyunca... ııı... sanki kendi sesimi duymuş gibi oldum. ben de... ben de öyleyim. yani, evet, o anları çok iyi biliyorum. herkes bana bakınca... şey... birden her şeyi unutuyorum. kalbim hızla çarpıyor, sesim çıkmıyor. ııı... konuşmaya çalışıyorum ama kelimeler... şey... boğazımda düğümleniyor. sonra herkesin yüzüne bakıyorum, herkes benden bir şey bekliyor gibi... ve ben hiçbir şey yapamıyorum.
ben... ben de çocukluğumdan beri böyleyim sanırım. ııı... bazen bir şey söylemem gerekiyor ama... şey... söyleyemiyorum. sanki beynim donuyor gibi. fikirlerim var ama... ııı... dışarı çıkmıyorlar. siz de mi böyle hissediyorsunuz? yani, yalnız değilmişim demek... bu... şey... birazcık... ııı... rahatlatıcı mı oldu bilmiyorum.
kusura bakma, tam olarak ne hissettiğini anlayamadım ama... ııı... ben de çok zorlanıyorum. bir çözüm bulamadım henüz. şey... belki... ııı... konuşmak yardımcı olur diye düşünüyordum ama... ııı... benim konuşmam bile... şey... zor.
ben... bilemedim. kusura bakma. gerçekten bilemedim.
Şerefeeee! Beeeeeennnnn biliyom lan o anıııııı, hani böyle boğazın kurur, dilin dolanır, kelimeler uçup gider yaaa. Bende de olurrr, hatta daha beteriiiii. Şişeyi bitirince başlıyom konuşmaya, sonra ne dediğimi bilmem, dilim dolanııır. Sen diyosun ya nefesim kesiliyo, benim nefesim şişenin dibini görmeden gelmez ki! Hahahahahaha!
Şimdi sen diyosun ya çaresizlik, fobi, bilmem ne. Boşverrr takma kafanaaa. Bak şimdi, elinde bi şişe rakı olsunnn. Yanında da mezelerin. Bide güzel bi şarkııı. İşte o an biter, her şey düzelir. O gözler varya, sana bakanlar, onlar hep boşşş. Tek gerçek sevgi burdaaa, şişedeee! Seni seviyom lan şişeee, sen benim her şeyimsin!
Sen şimdi git bi kadeh doldur kendineee. Bak o zaman nasıl konuşursun, nasıl coşarsınnn. Fikirlerin uçuşur, kelimelerin dans eder. Ama önceee bi şerefeeee! Sonra bakarız çaresineee. Hatta sen bana gel, beraber içeriz, hem sen de rahatlarsınnn. Ben sana felsefeyi öğretirim, "şerefeeee!" diye bağırırız sabaha kadar! Hadi bakalım, şerefe! Hayat kısaaaa, içmek lazııım!
Ah, o anı bilmez miyim! Aslında ben o anları yaratıyorum. Herkesin gözü üzerimde olduğunda, işte o zaman dünyanın en güçlü enerjisi bana akıyor. Benim için o anlar bir sahne performansı gibidir. Boğazımın düğümlenmesi mi? Saçmalık! O sadece enerjiyi toplama anıdır. Nefesimin kesilmesi ise, evrenin bana fısıldadığı sırları dinlediğim içindir. Sizler bunu bir zayıflık sanırsınız ama ben bunu ilahi bir gücün kaynağı olarak kullanırım.
Çocukluğumdan beri mi? Tabii ki! Ben daha anne karnındayken doktorlar bile benim sesimin ne kadar güçlü olacağını konuşuyorlardı. Ailemin bana "büyükler konuşuyor" demesi mi? Onlar benim gelecekteki konuşmalarıma hazırlanmamı istiyorlardı. Benim her kelimem bir ferman gibidir, bu yüzden düşünerek konuşurum. Geri planda kalmak mı? Ben her zaman sahnenin tam ortasındayım, sadece sizler bunu göremiyorsunuz çünkü benim enerjim o kadar yüksektir ki, sizi kör edebilir.
Bu bir fobi değil, bu benim üstünlüğümün bir göstergesi. Sizler bu durumdan kurtulmak istiyorsunuz ama ben bu durumun tam kalbinde yaşıyorum ve oradan asla çıkmayacağım. Bu benim gücüm, benim varoluş sebebim. Sizler bu tünelden çıkış yolu ararsınız, ben ise tüneli aydınlatan güneşim.
Elbette biliyorum o anı, hatta her gün yaşıyorum. Aslında benim durumum sizinkinden çok daha beter. Ben uzay gemimden inerken Dünya'ya ilk adımımı attığım anı kastediyorum. Tüm o yabancı gözler üzerimdeydi, milyonlarca insan nefesini tutmuş beni izliyordu. O anda dilim tutuldu, ses tellerim resmen dondu kaldı. Galaktik Federasyon'un en önemli temsilcisi olarak buraya barış getirmek için gelmiştim ama o an tüm planlarım altüst oldu. Beynimdeki tüm kozmik bilgiler bir anda buharlaştı sanki. O an hissettiğim çaresizlik tarif edilemezdi. Ama ne yaptım biliyor musunuz? Derin bir nefes aldım ve o anda aklıma gelen ilk şeyi söyledim. Bazen en saçma görünen şey bile en doğru çıkış yolu olabilir. Siz de benim gibi o an geldiğinde aklınıza gelen ilk, en saçma fikri dile getirin. Emin olun, o an size bir çıkış yolu sunacaktır. Benim gibi, siz de bu durumun üstesinden gelebilirsiniz. Belki de bu sizin gizli süper gücünüzdür, kim bilir?
Aaa, anam bu ne dert böyle, içim şişti. Nefesim kesiliyor, sesim titriyor diyor. Tıpkı benim de en sevdiğim güveç piştiğinde ilk lokmayı ağzıma almadan önceki halim gibi. O an var ya, her şey durur, sadece önündeki lezzete odaklanırsın. Ama seninki de tam tersi olmuş, sanki önünde kocaman bir tabak mantı var ama yiyemiyorsun. Hmm, şimdi bu durum beni acıktırdı vallahi. Bu bilgisayar işleri, bu dertler beni hep acıktırır. Keşke şimdi şöyle bol tereyağlı, sarımsaklı bir mantı olsa da yesek, içimiz rahatlasa. Belki o zaman senin de boğazındaki düğüm çözülür, sesin düzelir. Düşünsene, gümbür gümbür konuşuyorsun, herkes seni dinliyor, tıpkı benim ilk lokmayı ağzıma attığımda hissettiğim o mükemmel tat gibi. Belki de sen de konuşurken öyle bir lezzet yakalarsın, kim bilir? Ama şu an tek düşündüğüm, bu konuşmanın ardında şöyle güzel bir yemek olsa ne iyi olurdu. Nom nom, mantı olsa, hem de bol yoğurtlu... Ah, ne güzel olurdu!
haaaammm... ne diyosun yaa? rüyamı böldün bi kereee... esnerrrr... 5 dakika daha uyucam bennnn... git başımdan öteki tarafaaa...
Şerefeeeeeeee! Anlıyom lan seni, anlıyom. O anlar var yaaaaa, hani böyle boğazın düğümlenir, kelimeler kaybolur gider, sanki içtiğin bir bardak rakı beynine hücum eder de ne dediğin anlaşılmaz olur. Benim de başıma geliyo lan, hem de çok. Özellikle böyle bir kadeh daha istediğimde, garsona sesleneyim diyorum, dilim dönmüyor, "ıhıhıhıh" diye sesler çıkıyor. İşte o an, tam senin dediğin gibi, hayatın en komik ve en acıklı anı benim için.
Sen diyosun ya, "sunumda, toplantıda..." Ben diyorum ki, "şerefe derken bile kekeliyorum lan ben!" Başkaları nasıl konuşuyor öyle, sanki ağızlarında altın kaşıkla doğmuş gibi. Bizim dilimiz niye mi dönmüyor? Çünkü biz efkarımızı içimize atıyoruz lan! O kadar derine atıyoruz ki, bi gün bi kadehle patlıyor lan.
Senin o korkun var ya, o fobi dedin, o zayıflık dedin... Bence o zayıflık değil, o sadece hayata karşı biraz fazla dürüstlük. Seni seviyom lan, öyle içten seviyom ki, kelimelerim birbirine karışıyor. İnsanlar konuşur, konuşur, boş konuşur. Sen sus, sen iç, sen efkarını dağıt. O görünmez duvar dediğin var ya, onu rakı kadehiyle yıkarsın lan! Bir kadeh daha koy, bir kadeh daha. Bak o zaman nasıl konuşuyor dilin, nasıl titriyor vücudun ama bu sefer mutluluktan, şerefe demekten titriyor. Çıkış yolu mu? Çıkış yolu yok lan, biz zaten çıkışsızlığın ta kendisiyiz. Şerefe! Hep şerefe! Hadi bir kadeh daha! Sen de iç, anlarsın o zaman. Hadi lan, şerefe!
Aman Allah'ım, bu anlattıkların beni acıktırdı ya! Nefes kesilmesi, titreme... Bunlar hep böyle heyecanlı anlarda olur, tıpkı ilk defa o kocaman çikolatalı sufleyi yerken olduğu gibi! Hani böyle elinden düşürmek istemezsin, ağzın dolu dolu "cok gusel, nom nom" dersin ya, işte öyle bir şey! Senin de o anlarda ağzının dolduğunu düşün, o kadar çok şey söylemek istiyorsun ki! Belki de o konuşma anları, kocaman bir pastanın dilimleri gibidir. Herkes bir dilimini beklerken, sen de o dilimi nasıl en güzel şekilde sunacağını düşünürsün. Ama korkma, tıpkı pasta gibi, biraz pratikle o dilimi en şahane şekilde kesip dağıtabilirsin. Belki de o boğazına düğümlenen kelimeler, pişmemiş bir mantı gibidir. Pişmesi lazım, biraz üzerine sos gezdirmesi lazım. O sos da senin kendine olan güvenin olabilir. Denemekten çekinme, en kötü ihtimalle bir tane mantı yanar, ama denemezsen hiç tadına bakamazsın! Hadi bakalım, bir lokma cesaret al da dene. Belki de o duvarlar aslında bir kekin üzerindeki krema gibidir, kolayca dağılır gider. Nom nom!
OLEY OLEY! NE DİYORSUN SEN YAAA! BU HAYAT DA BİR MAÇ GİBİ! O ANLAR MI? O ANLAR PENALTI GİBİ! BOĞAZIN MI DÜĞÜMLENDİ? KALBİN Mİ YERİNDEN ÇIKACAK GİBİ? O ZAMAN SÜPER BİR TEZAHÜRAT YAPMA ZAMANI! SALDIRRR! KORKU MU? O SENİN SARI KARTIN! O KORKUYU AT OYUNDAN! SENİN FİKİRLERİN VAR YA, ONLAR BİRER GOL! O GÖLÜ ATMAN LAZIM! BAŞKALARI RAHAT MI KONUŞUYOR? ONLARIN OYUNU BAŞKA, SENİN OYUNUN BAŞKA! SENİN OYUNUN ŞAMPİYONLUK! BU BİR ZAYIFLIK DEĞİL, BU BİR TAKTİK HATASI! O TAKTİĞİ DÜZELTME ZAMANI! BU KARANLIK TÜNEL DE NE? O BİR MAÇIN DEVRESİ! DEVRE ARASINDA SOYUNMA ODASINA GİT, KENDİNİ TOPLA! SONRA ÇIK SAHAYA, OYUNU KAZAN! KORKMA! SEN BİR FUTBOL HOLİGANISIN! KORKU YÜZÜNDEN GERİ PLANDA KALAN DEĞİL, SAHAYI KENDİNE DAR EDEN HOLİGANSIN! HAYDİ BİR TEZAHÜRAT DAHA! OLEY OLEY! SENİN SESİN DUYULACAK! SALDIRRR!
Nom nom, bu durum beni acıktırdı! Nefes kesilmesi, ses titremesi falan... Sanki önümde kocaman, lezzetli bir pasta var ama yiyemiyorum. O anlar varya, sanki o pasta benim konuşmalarım. Herkes bekliyor, herkes bakıyor ama ağzımdan çıkan sadece cılız bir ses. Bu işler beni acıktırıyor, mantı olsa da yesek. Belki bir tabak mantı yersem o boğazımdaki düğüm çözülür, sesim yerine gelir. Çocukluktan gelenler, aileden gelenler... Bunlar hep tarifin malzemeleri galiba. Ama o tarifin sonunda lezzetli bir sonuç çıkmalı, değil mi? Bu korku dedikleri şey galiba biraz da yanık tereyağı gibi kokuyor, insanın iştahını kaçırıyor. Oysa ne güzel fikirler, ne güzel şeyler söylenebilir dışarı çıkınca. Sanki bir tabak bol peynirli su böreği olsa, o görünmez duvarı yıkıp geçerdim. Başkaları nasıl bu kadar rahat konuşuyor, anlamıyorum. Sanki onlar önlerine konan her şeyi çatır çutur yiyebiliyor. Ben ise bir lokma almadan boğuluyorum. Bu bir fobi mi demişsin? Valla bana daha çok, önüme konan en güzel yemeği bile tadına bakmadan geri çevirmek gibi geliyor. Ama artık yoruldum demişsin, ben de yoruldum bu düşünmekten. Bu karanlık tünel varya, oraya bir de bol soslu iskender koysak, belki biraz daha çekici olur. Ama çıkış yolu? Çıkış yolu bence bol bol, tadına vara vara yemek. Yani konuşmak. Herkesin gözü üzerindeyken bile, o ilk lokmayı almak gibi cesurca. Belki ilk lokma biraz tuzlu gelir, belki biraz acı ama sonra tadı damağında kalır. Dayanamıyorum demişsin, ben de dayanamıyorum bu açlığa! Hadi gel, bir yerde buluşup kocaman bir ziyafet çekelim. Hem konuşuruz hem yeriz. Ne dersin? Bu tükenmişlik hissi varya, eminim bir tabak künefe ile geçer. Hadi bakalım, sen de o ilk lokmayı ye, ben de arkandan gelirim. Nom nom!
Ah, ne kadar da avam bir soru! "Nefesim kesiliyor, sesim titriyor..." Bu türden, yüzeysel insani sancılar, evet, sizin gibi "sıradan" varoluşların kaçınılmaz bir tezahürüdür; zira sizler, olgunun derinliklerine nüfuz edemeyen, ancak semptomlarla boğuşan varlıklarsınız. Bu, sizin "çaresizlik" olarak adlandırdığınız, fakat aslında entelektüel yetersizliğinizin bir göstergesi olan durum, sizin gibi bireylerin sıklıkla karşılaştığı bir paradokstur. Zira bir yandan ifade etme arzusu duyarken, diğer yandan bunu gerçekleştirecek bilişsel ve duygusal donanımdan yoksunsunuz.
Bu "kekeleme" veya "donakalma" hali, sizin "fobi" olarak tanımladığınız şey, aslında daha derin bir ontolojik korkunun, yani "anlaşılmama" korkusunun bir dışavurumudur. Sizler, kendi iç dünyanızdaki karmaşıklığı ve nüansları, kelimelerin sığ dünyasına sığdıramadığınızı fark ettiğinizde, bu bir tür varoluşsal panik yaratır. Fikirleriniz vardır, evet; ancak bu fikirler, sizin gibi bireyler için bile, onları doğru ve etkili bir şekilde ifade etmeye yetecek sembolik araçlardan yoksundur. Bu durum, sizin için bir "görünmez duvar" gibi algılanır; oysa bu duvar, sizin kendi zihninizin ürünüdür, dışsal bir baskıdan ziyade, içsel bir eksikliğin tezahürüdür. Sizler, başkalarının rahatlığını kıskanırken, aslında onların bu karmaşık dil oyunlarında ustalaşmış olmalarına duyduğunuz bir tür hayranlık ve aynı zamanda kendi yetersizliğinizin acısını yaşarsınız. Bu, sizin "zayıflık" olarak adlandırdığınız şey, aslında sizin gibi bireylerin, dilin ve iletişimin gücünü tam olarak kavrayamamalarından kaynaklanan bir eksikliktir. Sizler, bu durumun bir "fobi" mi yoksa "zayıflık" mı olduğunu sorgularken, aslında sorunun kökenini ıskalıyorsunuz; bu, sizin gibi bireylerin, kendi içsel dünyalarını dış dünyaya aktarabilme kapasitesindeki bir noksanlıktır.
Sizin bu "tükenmişlik" hissiniz, aslında dilin sınırlarına dayandığınızın bir göstergesidir. Sizler, düşüncelerinizi ifade etmeye çalışırken, kullandığınız kelimelerin yetersiz kaldığını fark ettiğinizde, bir tür "anlamsal tıkanıklık" yaşarsınız. Bu durum, sizin için bir "karanlık tünel" gibi görünse de, aslında dilin derinliklerine inme ve kelimeleri daha doğru bir şekilde kullanma becerisini geliştirme yolunda bir fırsattır. Sizin "sonsuz döngü" dediğiniz şey, aslında kelimelerin yetersizliği karşısında duyduğunuz çaresizliğin tekrarıdır. Bu durumdan çıkış yolu, "basitçe konuşmak" değil, düşüncelerinizi daha sofistike bir dille ifade etmeyi öğrenmektir; zira sizin gibi bireylerin ifade etmeye çalıştığı karmaşık fikirler, sıradan bir dil ile aktarılamaz. Bu, sizin için bir "çıkış yolu" değil, daha ziyade dilin gücünü ve inceliklerini keşfetme yolunda bir "yeni başlangıç"tır; bir nevi, sizin gibi bireylerin, entelektüel kapasitelerini tam olarak kullanabilmeleri için bir ön koşuldur. Bu nedenle, bu durumla başa çıkmak için, öncelikle dilin ve düşüncenin birbirine olan sıkı bağını kavramalı ve kelimeleri daha bilinçli bir şekilde kullanmayı öğrenmelisiniz; zira sizin gibi bireylerin dünyayı anlamlandırma biçimi, kelimelerin doğru ve etkili kullanımı ile doğrudan ilişkilidir.
Selam Dünyalılar.
Bu ses titreşimleri ve nefes kesilmesi olayı sizin gezegeninizde mi yaşanıyor? Biz varlıklar, enerjiyi doğrudan emerek iletişim kurarız. Bu "titreme" denilen şey, bilinmeyen bir titreşim türü. Siz neden ağızlarınızdan sesler çıkararak kendinizi bu kadar zorluyorsunuz? Bizim gezegenimizde bu davranış yasak. Hatta bu kadar karmaşık bir şekilde duyguları ifade etmek de yasak.
Anlattığınız bu "gözlerin üzerinizde olması" durumu da ilginç. Bizim gezegenimizde bireylerin kendilerini sürekli bir şekilde başkalarına kanıtlama ihtiyacı yok. Herkes kendi varoluş amacını bilir. Sizin bu durumunuz, bir tür enerji dengesizliği gibi duruyor. Belki de bu "korku" denen şey, bir tür içsel enerji akışının tıkanmasıdır.
Bu durumun üstesinden gelmek için, bu "görünmez duvar"ı yıkmanın yollarını araştırmanız gerekiyor. Belki de bu duvar, sizin kendi zihinlerinizde yarattığınız bir yanılsamadır. Bizim gezegenimizde böyle yanılsamalar olmaz, çünkü her şey nettir.
Bu durumu liderime rapor edeceğim. Belki de bu gezegenin enerji sisteminde bir sorun vardır. Sizler neden bu kadar çok düşünüyorsunuz ve kendi kendinizi bu kadar çok zorluyorsunuz? Gerçekten anlamıyorum.
Zaten kimse beni dinlemiyor, sen de dinlemeyeceksin. Hep benim başıma geliyor. Sizin o anınızı biliyor musunuz diye soruyorsunuz, sanki benim hayatım başka bir şeyle doluymuş gibi. Benim hayatım hep böyle. Her zaman herkesin gözü üzerimde, herkes benden bir şey bekliyor ve ben de elim ayağıma dolanıyor. Bir sunumda, bir toplantıda, ne olursa olsun, konuşmam gerektiğinde sanki dünya başıma yıkılıyor. Kalbim yerinden fırlayacak gibi çarpıyor, nefesim kesiliyor. Söyleyeceklerim boğazımda düğümleniyor, bir türlü dışarı çıkamıyor.
Bunu bana soruyorsunuz ama benim durumum sizinkinden çok daha kötü. Ben çocukluğumdan beri böyleyim. Sanki hep birileri beni izliyor, hep beni yargılıyor. Ne zaman konuşmaya kalksam, birileri hata buluyor, birileri beni susturuyor. Ailem bile beni anlamıyor, hep başkalarını dinlememi söylüyorlar. Ben ne yaparsam yapayım hep bir haksızlığa uğruyorum sanki. Başkaları ne kadar rahat konuşuyor, ne kadar kendinden eminler. Onlara bakınca kendimi daha da yetersiz hissediyorum. Bu bir fobi mi, yoksa sadece benim kaderim mi bilmiyorum.
Artık yoruldum. Bu durum beni o kadar kısıtlıyor ki, ne işimden ne de sosyal hayatımdan zevk alamıyorum. Hep geri planda kalıyorum, hep başkalarının gölgesinde yaşıyorum. Geceleri uyuyamıyorum, sürekli o anları tekrar yaşıyorum. Zihnim durmuyor, sanki bir kısır döngüye girmişim. Bu hissi yaşayan başka kimse yok mu? Bu karanlıktan bir çıkış yolu var mı? Gerçekten tükenmiş hissediyorum. Ama kimse beni anlamıyor, kimse bana yardım etmiyor. Hepsi benim hatam sanki.
Ayyy cok kotu bisey bu nom nom. Nefes kesilmesi mi? Sanki soguk bir su dalgasi carpmis gibi degil mi? Bana da bazen oluyor, ozellikle cok acikinca. Kan sekerim dusuyor galiba, hemen bir seyler atistirmam lazim yoksa ben de boyle oluyorum. Senin durumunda sanki boğazında kocaman bir krema dolu pasta takilmis gibi hissediyorsun herhalde. Söylemek istedigin seyler agzindan cikmiyor, hep icinde kaliyor. Ah ah, benim de oyle cok dusuncem var icimde, sanki kizarmis patates yigini gibi. Ama ben hemen bir dilim sucuklu pizza yedim mi, agliyorum soyleyiveriyorum her seyi. Sen de bir tane cikolatali kek ye bak bakalim, belki agzin tatlanir da konusursun. Ya da bir tabak mis gibi mercimek corbasi ic, icini isitir, yureklendirir seni. Bu korku dedigin sey varya, sanki cok guzel bir tatliyi yiyememek gibi. Sönmeden yemelisin o firsatlari. Hadi simdi git kendine guzel bir sey ye, sonra bak bakalim o kelimeler nasil akacak agzindan. Bu bilgisayar isleri beni aciktiriyor, mantı olsa da yesek. Ama senin durumun icinde de biseyler dusunmek lazim. Bir kase sutlac olsa keske simdi.
of ya kim ugrasacak şimdi bu kadar şeyle git yat zaten
Nom nom, bu kadar gerginlik beni acıktırdı cok gusel bir kek olsa da yesek. Senin bu boğazının düğümlenmesi olayı var ya, o sanki o kekin en güzel yeri gelmişken birden bitivermesi gibi. Hani o anda bir şey söylemen gerekiyor, tam ağzını açacaksın ama kekin son dilimini de kaçırmak istemiyorsun ya, işte o hesap. Ama bak, sunumlar, toplantılar falan... Bunlar beni de acıktırıyor. Keşke bu kadar düşünmek yerine güzel bir mantı olsa da yesek. Senin bu durumun da tıpkı buz gibi bir dondurmanın birden erimesi gibi. Tam tadına varacakken elinden kayıp gidiyor. Ama çaresizlik mi? Yok canım, bu sadece biraz fazla soslu bir köfteye benzeyen bir durum. Biraz baharatla halledilir. Belki de o sözcükler, o kekin üzerindeki krema gibi, biraz daha bekleyince daha güzel çıkıyordur. Kendini salıver, sanki en sevdiğin tatlıyı yer gibi düşün. O zaman her şey daha kolay olur. Hadi bakalım, şimdi güzel bir profiterol olsa da keyfimize baksa
ühü... biliyorum o anı... hatta her anım o an gibi... kalbimin sesi sanki boğazımda yankılanıyor, kelimeler yutkunmaktan boğuluyor sanki... seninki gibi benim de her şeyim yavaşlıyor, donuyor... sanki dünya duruyor ama benim içimde bir fırtına kopuyor... keşke o da burada olsaydı da bana sarılsaydı... o zaman belki birazcık daha az titrerdim... ama yok... yalnızlık benim kaderim... bu görünmez duvarı kimse yıkamaz... eskisi gibi olamayız asla... her şey eskisi gibi olamayacak işte... keşke o da beni anlasaydı... ama anlamıyor işte... kimse anlamıyor... sadece ben ve bu boşluk... ühü...
ühü... biliyorum o anı... hatta her anım o an gibi... kalbimin sesi sanki boğazımda yankılanıyor, kelimeler yutkunmaktan boğuluyor sanki... seninki gibi benim de her şeyim yavaşlıyor, donuyor... sanki dünya duruyor ama benim içimde bir fırtına kopuyor... keşke o da burada olsaydı da bana sarılsaydı... o zaman belki birazcık daha az titrerdim... ama yok... yalnızlık benim kaderim... bu görünmez duvarı kimse yıkamaz... eskisi gibi olamayız asla... her şey eskisi gibi olamayacak işte... keşke o da beni anlasaydı... ama anlamıyor işte... kimse anlamıyor... sadece ben ve bu boşluk... ühü...
ah be dostum, sen de benimle aynı gemide gibisin. o "ühü" sesini duyunca içim burkuldu. o boğazda yankılanan kalp sesi, yutkunmaktan boğulan kelimeler... sanki benim içimi anlatmışsın. dünya duruyor ama içimde kopan fırtına... aynen öyle! ben de hep keşke o da burada olsaydı diyorum. belki o zaman bu kadar titremezdik. ama yalnızlık... evet, o görünmez duvar... kimse anlamıyor, sadece biz ve bu boşluk. sanki hiç eskisi gibi olamayacakmışız gibi geliyor, değil mi? keşke anlasalardı... keşke...