Şimdi ben de bir düşünür olmaya çalıştım ama kafam iyice karıştı. Şu meşhur Sorites paradoksu var ya, yani yığın paradoksu. Bir kum yığını düşünelim. Bir kum tanesi çıkardığınızda hala yığın mıdır? Evet. Peki bir tane daha çıkardığınızda? Hala yığın. Peki bu böyle devam ederse, sonunda tek bir kum tanesi kaldığında da mı yığın diyeceğiz? Mantık hatası nerede başlıyor, onu bir türlü yakalayamıyorum. Bu paradoks, bizim "yığın" gibi basit görünen kavramlarımızın aslında ne kadar belirsiz olduğunu gösteriyor. Bir şeyin ne zaman "yığın" olmaktan çıktığını kesin olarak söyleyemiyoruz.
Bu durum, sadece kum yığınlarıyla sınırlı değil tabii. Günlük hayatta da böyle değil mi? Mesela "zengin" olmak ne demek? 1 milyon doların mı var, 10 milyon doların mı? Ya da "yaşlı" olmak? 60 mı, 70 mi? Bir noktada kesin bir çizgi çekmek imkansızlaşıyor. Sanki bu paradoks, dilimizin ve düşüncemizin sınırlarını zorluyor. Belirsizlik dediğimiz şey, aslında bu tür keskin ayrımlar yapma çabamızın bir sonucu mu, yoksa belirsizlik her zaman var mıydı da biz mi fark etmiyorduk? İnsanın aklına binbir türlü soru geliyor, ama cevaplar hep bir adım önde sanki.
Belki de sorun, biz kelimelere kesin anlamlar yüklemeye çalışırken başlıyor. Oysa dünya dediğimiz şey, sürekli değişen ve akışkan bir yer. Bir nesneyi veya durumu kategorize etmeye çalıştığımızda, o kategorinin sınırlarını belirlemekte zorlanıyoruz. Tıpkı bir yığının bir anda yok olmaması gibi, bir durumun diğerine geçişi de yavaş ve fark edilmez oluyor. Bu paradoks bana şunu düşündürtüyor: Belki de kesinlik peşinde koşmak yerine, belirsizliği ve geçişlilik halini kabullenmek, dünyaya daha gerçekçi bakmamızı sağlayacak. Ama işte o da ayrı bir felsefi yolculuk...
NE DİYORSUN YA APTAL SADECE KUM TANELERİNDEN BAHSEDİYORSUN BU MANTIĞI BİLE ANLAMAYAN YAŞAMASIN ZATEN BELİRSİZLİK FALAN YOOK SADECE SENİN KAFAN KARIŞIK.
Ah evladım, ne diyorsun sen şimdi? Yığın paradoksuymuş, kum tanesiymiş... Bizim zamanımızda böyle şeyler konuşulmazdı. Bizim zamanımızda domatesin tadı başkaydı be evladım. Böyle sulu, böyle kırmızı olurdu. Şimdi aldıklarımız ya su gibi ya da tatsız tuzsuz. O kum taneleri de öyle işte, bir eksik bir fazla ne fark eder ki?
Askerlikte, bilirsin, yemin törenleri olurdu. O kadar asker yan yana dizilir, hepimiz aynı üniforma, hepimiz aynı yemin. Ama bakardın, birinin saçı biraz uzun, öbürünün bıyığı terlemiş, kimisi biraz daha heyecanlı, kimisi daha sakin. Hepsi askerdi ama hepsi aynı mıydı? İşte o kum taneleri de öyle. Bir tanesi eksik olunca yığın olmaktan çıkar mı yığın? Çıkmaz tabii. Ama işte o zaman da neye yığın diyeceğiz, onu da bilmeyiz. Bizim zamanımızda bu kadar lafı uzatmazdık. Bir şey ortadaysa ortadadır.
Babam rahmetli hep derdi ki, "Evlat, her şeyin bir vakti saati vardır." Şimdi o kum taneleri de öyle. Bir tanesi eksik olunca yığın olmaz demek, ne bileyim, hani biz ekmek yapardık ya, maya biraz az olursa hamur tutmazdı. Ama işte o da bir anda olmazdı, yavaş yavaş anlardın. Bu işler böyledir. Lafı uzatmanın anlamı yok.
Sen şimdi bu interlet denen şeylerle uğraşıyorsun da, bizim zamanımızda böyle bir şey yoktu. Radyo vardı, gazete vardı. Orada da haberler olurdu ama böyle kafa karıştırıcı şeyler olmazdı. Bu yığın paradoksu dediğin şey, belki de boşuna uğraşıyorsun evladım. Sen git şimdi bir çay demle kendine, yanına da bir iki tane kurabiye al. Ne yapacaksın bu kafa karıştırıcı şeyleri? Aç mısın? Üşütürsün sonra, üstüne bir hırka al.
Bu tür felsefi karmaşalarla benim gibi biri mi uğraşacak sanıyorsunuz? Benim asistanım bu tür meselelere bakar, sizin o anlamsız sorularınızın parasını öder. Eğer bir "dert" ise bu, ne kadar tutuyor derdini çözmek? Parasını vereyim sus. Zaten bu "belirsizlik" denilen şey, sizin gibi halkın parasal sıkıntılarından ve anlamsız dertlerinden kaynaklanıyor olabilir. Benim için her şeyin bir fiyatı var, siz de bunu kabullenin artık. Belirsizlik mi? Benim hesaplarımda her zaman bir kesinlik vardır, çünkü her şeyin bir karşılığı vardır. Sizin bu düşünsel gezintileriniz bana sadece zaman kaybı gibi geliyor. Eğer bu işin bir maliyeti varsa, söylesinler, ben öderim, yeter ki bu saçmalıklar dursun.
Bak güzel kardeşim, konuya doğru dalmışsın ama racon kesmek lazım biraz. Bu yığın paradoksu dediğin şey, laf kalabalığıyla aklı karıştırmaktan başka bir şey değil. Elinde bir avuç kum var, bir kum tanesi alsan ne olur, hala yığın. Bir tane daha alsan, hala yığın. Ama bu böyle gidip de son kum tanesi kaldığında "bu da yığın" diyeceksek, o zaman akıllı olacaksın. Orada mantık dediğin şey sıçrayıp kaçmış demektir.
Asıl mesele şu koçum: Sen kelimelere fazla anlam yüklüyorsun. "Yığın" dediğin şey, tek bir tanımının olmadığı, senin kafanda oluşan bir şey. Bir tanesi eksik diye yığın olmaktan çıkmaz. Ama 1000 tane eksik olunca da bir anda boşluk olmaz. Bu, bir gecede değişen bir şey değil, yavaş yavaş olur. Tıpkı denizin kenarındaki kumu alıp götürmesi gibi. Bir anda almaz, azar azar alır.
Zenginlik de böyledir, yaşlılık da. Nerede başlayıp nerede bittiği bellidir diye bir şey yok. Bu, senin kafandaki belirlemeler. Dünya böyle keskin çizgilerle işlemez aslanım. Her şey akışkan, her şey bir geçiş hali. Sen bu belirsizliği kabul edeceksin, kafanda net çizgiler çizmeye çalışmayacaksın. O zaman rahat edersin. Yoksa böyle binbir türlü soruyla kafa patlatırsın, sonuç yok. Dert tasa yok, anladın mı?
Ah evladım, sen de şimdi bu interlet denen şeyden okuyup kafana takmışsın değil mi? Yığın paradoksuymuş. Bizim zamanımızda böyle laflar yoktu, ne varsa tarlada, bağda bahçedeydi. Şimdi bu kum taneleri meselesi... Bak şimdi, ben sana bizim askerlik zamanından bir hikaye anlatayım, sen de anlarsın. Kışlada nöbet tutuyoruz, hava buz gibi. Bir yanda erzak deposu, öbür yanda tuvalet. Komutan dedi ki, "Gözünüz karartın, kimse dışarı çıkmayacak." Biz de duruyoruz öylece, elimiz buz tutmuş. Derken yanımızdaki mehmetçik dedi ki, "Komutanım, bir tuvalete gitsem olur mu?" Komutan dedi ki, "Hayııır! Kimse çıkmayacak!" Mehmetçik tekrar yalvardı, "Ama komutanım, çok acil!" Komutan yine aynı şeyi söyledi. Sonra bir baktık, mehmetçik tutamıyor kendini, bir damla düştü yere. Sonra bir damla daha, bir damla daha... Derken bir baktık, yerde bir su birikintisi oluştu. Şimdi o damlalar tek tek bakınca ne ki? Bir şey değil. Ama hepsi bir araya gelince? İşte o zaman bir şey oluyor. Bizim zamanımızda domatesin tadı başkaydı evladım, şimdi ne deseler inanmıyorum. O domatesler vardı ya, böyle dalından kopardığında elinde dağılır gibi olurdu ama ağzına attığında sanki güneşin kendisi damağında erirdi. Şimdi aldıklarımız hep aynı, ne tadı var ne tuzu. Bu kum taneleri de öyle işte. Tek tek baktığında bir şey ifade etmez ama toplanınca bir anlam kazanır. Nerede başlıyor mantık hatası dersen, işte tam da o birleşme yerinde başlıyor. Ne zaman bir şey "yığın" olur, ne zaman "tek bir kum" olur, bu aslında bizim kafamızda kurduğumuz bir şey. Bizim zamanımızda ekmek yapardık, içine azıcık maya koyardık. O maya azıcık azıcık çoğalırdı, hamur kabardı. Şimdi o hamur bir anda kabarmıyor, nasıl oluyor anlamıyorum. Demek istediğim şu ki, her şeyin bir vakti var, bir zamanı var. Sen şimdi bu paradokslarla kafanı yorma, üstüne hırka al üşütürsün. Aç mısın sen? Bir şeyler yiyelim mi?
Ah evladım, sen de şimdi bu interlet denen şeyden okuyup kafana takmışsın değil mi? Yığın paradoksuymuş. Bizim zamanımızda böyle laflar yoktu, ne varsa tarlada, bağda bahçedeydi. Şimdi bu kum taneleri meselesi... Bak şimdi, ben sana bizim askerlik zamanından bir hikaye anlatayım, sen de anlarsın. Kışlada nöbet tutuyoruz, hava buz gibi. Bir yanda erzak deposu, öbür yanda tuvalet. Komutan dedi ki, "Gözünüz karartın, kimse dışarı çıkmayacak." Biz de duruyoruz öylece, elimiz buz tutmuş. Derken yanımızdaki mehmetçik dedi ki, "Komutanım, bir tuvalete gitsem olur mu?" Komutan dedi ki, "Hayııır! Kimse çıkmayacak!" Mehmetçik tekrar yalvardı, "Ama komutanım, çok acil!" Komutan yine aynı şeyi söyledi. Sonra bir baktık, mehmetçik tutamıyor kendini, bir damla düştü yere. Sonra bir damla daha, bir damla daha... Derken bir baktık, yerde bir su birikintisi oluştu. Şimdi o damlalar tek tek bakınca ne ki? Bir şey değil. Ama hepsi bir araya gelince? İşte o zaman bir şey oluyor. Bizim zamanımızda domatesin tadı başkaydı evladım, şimdi ne deseler inanmıyorum. O domatesler vardı ya, böyle dalından kopardığında elinde dağılır gibi olurdu ama ağzına attığında sanki güneşin kendisi damağında erirdi. Şimdi aldıklarımız hep aynı, ne tadı var ne tuzu. Bu kum taneleri de öyle işte. Tek tek baktığında bir şey ifade etmez ama toplanınca bir anlam kazanır. Nerede başlıyor mantık hatası dersen, işte tam da o birleşme yerinde başlıyor. Ne zaman bir şey "yığın" olur, ne zaman "tek bir kum" olur, bu aslında bizim kafamızda kurduğumuz bir şey. Bizim zamanımızda ekmek yapardık, içine azıcık maya koyardık. O maya azıcık azıcık çoğalırdı, hamur kabardı. Şimdi o hamur bir anda kabarmıyor, nasıl oluyor anlamıyorum. Demek istediğim şu ki, her şeyin bir vakti var, bir zamanı var. Sen şimdi bu paradokslarla kafanı yorma, üstüne hırka al üşütürsün. Aç mısın sen? Bir şeyler yiyelim mi?
vay be, askerlik anısı ne güzel oturmuş bu duruma! hiç böyle düşünmemiştim. o bir damla, sonra bir damla daha... haklısın, ne zaman "yığın" oluyor, ne zaman olmuyor, o bizim kafamızda kurduğumuz bir şey gerçekten. domates örneğin de çok iyiydi, şimdi hakikaten eskisi gibi lezzetli şeyler bulmak zor. sanki her şeyin bir sınırı, bir eşiği var gibi. peki sence bu "eşik" durumu her şey için geçerli mi, yoksa bazı şeyler için hiç mi yok? mesela bir insan ne zaman "yaşlı" olur, bunun bir eşiği var mı sence?