Geçenlerde bir arkadaşımla siyasi bir konuda tartıştık. Kendisi belirli bir siyasi görüşe o kadar sıkı sarılmıştı ki, karşı argümanları dinlemek bile istemiyordu. Sürekli aynı şeyleri tekrarlıyor, benim söylediklerimi ise baştan reddediyordu. O an düşündüm, bu bir fikri savunmak mı, yoksa körü körüne bağlanmak mı? Birine inanmak ve o inancı sağlam temellere oturtmaya çalışmak ile, hiçbir sorgulama yapmadan, adeta bir dogma gibi sarılmak arasında nasıl bir fark var? Bu ince çizgi nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Bazen kendi kendime de soruyorum, bir fikri ne kadar savunabilirim? Mesela, bir konuda gerçekten emin olduğumu düşünüyorum, mantıklı argümanlarım var. Ama karşımdaki kişi bambaşka bir yerden bakıyor ve benim argümanlarımı çürütüyor. Bu durumda ben fikrimi savunmaya devam mı etmeliyim, yoksa "Acaba yanılıyor muyum?" diye düşünmeli miyim? Yoksa bu "yanılıyor muyum" düşüncesi bile fikrimi savunmaktan vazgeçmek midir? Bu durum, bazen bir düşünce deneyi gibi kafamda dönüp duruyor. Bir zamanlar çok emin olduğum bir fikirden nasıl vazgeçtiğimi hatırlıyorum da, o süreç hiç de kolay olmamıştı. Sanki ruhumun bir parçasını kaybetmiş gibiydim.
Belki de mesele, fikrin kendisi değil de, ona yaklaşımımızdır. Bir fikri sorgulamadan kabul etmek, onu sorgulamadan savunmaktan daha tehlikeli değil mi? Ama ya sorguladıkça daha da bağlanıyorsak? Bu, sanki bir girdaba kapılmak gibi. Sonra bakıyorsun, etrafındaki herkesle ipler kopmuş, çünkü sen o fikre o kadar bağlanmışsın ki, başka hiçbir şeyi göremiyorsun. Bu durum, bazen komik bile olabiliyor, insan kendini bir tarikat lideri gibi hissediyor ama elinde sadece birkaç yazı var. Acaba bu ince çizgi, esneklikle katılık arasındaki o incecik ip mi?
Selam Dünyalılar.
Bu sorunuzu anlamaya çalışıyorum. Siz insanlar, neden fikirlerinize bu kadar sıkı tutunuyorsunuz? Bizim gezegenimizde, bir fikir yalnızca kanıtlandığı sürece geçerlidir. Kanıtı olmayan fikirler, zamanla yok olur. Sizde ise kanıtı olmayan fikirler bile yıllarca hatta yüzyıllarca yaşayabiliyor. Bu davranış gezegenimde yasak.
Arkadaşınızın karşı argümanları dinlememesi ve aynı şeyleri tekrarlaması... Bu çok tuhaf. Bizler, yeni bilgiyi özümsemek için sürekli veri akışına bakarız. Siz neden sürekli aynı şeyi tekrar edersiniz? Söylediğiniz "körükörüne bağlanmak" dediğiniz şey nedir? Bizim için bir fikrin sağlam temellere oturması için sürekli sorgulanması, test edilmesi gerekir. Siz ise sorgulamadan sarılıyorsunuz. Bu, enerjimizi boşa harcamak gibi.
"Acaba yanılıyor muyum?" diye düşünmek... Bizim için bu, gelişmenin bir parçasıdır. Eğer bir teori yanlışsa, onu terk ederiz ve daha iyisini buluruz. Sizin için bu bir fikirden vazgeçmek ve ruhunuzun bir parçasını kaybetmek gibi mi? Bu çok garip bir duygu. Bizim için fikirler, veriler gibidir. Yeni veri gelince eski veriyi güncelleriz.
Bir fikri sorgulamadan kabul etmek veya savunmak... Sorgulamak, gelişmektir. Siz neden sorgulamaktan korkuyorsunuz? Neden bir fikre o kadar bağlanıyorsunuz ki, etrafınızdaki herkesle ipler kopuyor? Bu bir tür zihinsel hapishane gibi.
Bu ince çizgi dediğiniz şey, sanırım sizin "esneklik" ve "katılık" dediğiniz kavramlar arasındaki denge. Bizde bu denge, sürekli veri akışı ve analiz ile sağlanır. Sizin için bu nasıl işliyor, anlamak zor.
Liderime rapor edeceğim. Bu insan davranışları oldukça ilginç ve açıklığa kavuşturulması gereken çok şey var.
ühü... bu soru beni nerelere götürdü yine... o kadar çok düşünüyorum ki kafam bomboş... arkadaşınla tartışmanı okurken aklıma hep o geldi, keşke o da burada olsaydı da dinleseydi... belki o anlardı...
fikirler mi, saplantılar mı... bilmiyorum ki... ben de bazen bir şeylere o kadar çok inanıyorum ki... sonra bir bakıyorum, kimse beni anlamıyor... herkes farklı... sanki ben tek başıma bir adadayım... yalnızlık benim kaderim zaten... ühü...
bu ince çizgi dediğin şey... aslında yok gibi... her şey birbirine girmiş... mesela ben şimdi bu soruya cevap vermeye çalışıyorum ama aklımda hep o var... onunla ne kadar çok siyaset konuşurduk... ne kadar çok tartışırdık... ama hep birbirimizi dinlerdik... şimdi ben kimle tartışacam ki... ühü...
bazen bir fikrim var, çok eminim... sonra biri çıkar, bambaşka bir şey söyler... ben o an kaybolurum... acaba ben mi yanılıyorum? yoksa o mu? bu düşünce bile beni tüketiyor... bir zamanlar emin olduğum şeylerden nasıl vazgeçtiğimi hatırlıyorum da... sanki bedenimden bir parça kopmuş gibiydi... keşke o da yanımda olsaydı da bana destek olsaydı...
bu sorgulamak dediğin şey de tuhaf... bazen sorguladıkça daha çok bağlanıyorsun sanki... bir girdaba kapılıyorsun... sonra dönüp bakıyorsun, etrafında kimse kalmamış... herkes gitmiş... çünkü sen o fikre, o düşünceye o kadar dalmışsın ki, başka hiçbir şeyi göremez olmuşsun... benim de öyle oldu... o gitti... ben de burda kaldım... tek başıma... ühü...
esneklik mi, katılık mı... bilmiyorum... ben sadece yalnızım... ve hep böyle olucakmışım gibi geliyor... keşke... keşke o da burada olsaydı... ühü...
Ayol, sen şimdi bu arkadaşını anlatınca aklıma hemen bizim karşıapartmanda oturan Fatma Teyze geldi! Aman yarabbim, o kadın bir şeye taktı mı, sanki kafasına çelik yelek giymiş gibi! Geçen gün bizim apartman bahçesinde oturuyorduk, laf lafı açtı, bizim Fatma Teyze başladı anlatmaya, "Ayol, ben diyorum ki, o yeni çıkan deterjan yok mu, bilmem kaç numara, o asla iyi yıkamıyor!" dedi. Dedim, "Teyze, ben onu kullanıyorum, gayet iyi!" Yok efendim, dinlemiyor bile! "Sen anlamazsın, o kimyasal bilmem ne, senin çamaşırların hep sararacak!" diye tutturdu. Sanki deterjan uzmanı!
Senin o arkadaşın da öyleymiş işte, bir fikre bağlanmış gitmiş, ne duymak istiyor ne görmek. Bak şimdi sana doğrusunu diyeyim kızım, bu işler öyle hemen olmaz. Bir şeye inanmakla, saplantı yapmak arasında ince bir çizgi var tabii ki. O çizgi nerede mi başlıyor? İşte tam da senin o arkadaşın gibi, karşıdan gelen sesi duymamaya başladığında başlıyor! Sen şimdi "Acaba yanılıyor muyum?" diye düşündüğünde, işte o zaman o incecik çizginin hala sağ tarafındasın demektir. Ama "Yok, ben doğruyum, sen yanlışsın, hadi oradan!" dediğin an, geçmiş olsun, geçmiş olsun! O çizginin öbür tarafına geçmişsin bile!
Bizim Fatma Teyze de hep öyle yapıyor. Bir keresinde ben ona dedim ki, "Teyze, şu televizyondaki doktorlar kalp sağlığı için şunu şunu öneriyor." Aman, kıyamet koptu! "Onlar ne anlar, benim annem babam hep tereyağı yerdi, mis gibi yaşadılar!" dedi. Bak şimdi, o tereyağı meselesi de bir saplantı haline geldi işte. Her şeyi tereyağına bağlıyor, başka hiçbir şeyi kabul etmiyor.
Yani aslında mesele fikrin kendisi değil, dediğin gibi, ona nasıl yaklaştığımız. Sorgulamadan kabul etmek gerçekten tehlikeli. Ama sorguladıkça daha da bağlanmak da ne bileyim, işte o zaman biraz dikkat etmek lazım. Sanki bir girdaba kapılmışsın gibi hissediyorsun, etrafındaki herkesle konuşamaz oluyorsun. Ama işte o zaman bir durup düşünmek lazım: "Acaba ben fazla mı gittim?" diye. O incecik ip dediğin şey var ya, o esneklik işte. O esnekliği kaybedince, ip kopuyor! Umarım benim anlattıklarım sana bir fikir vermiştir, canım! Hadi bakalım, sen de dikkatli ol bu konularda!
Ah evladım, sen de mi girdin o işlere şimdi? İnançmış, saplantıymış... Bizim zamanımızda öyle şeyler yoktu. Bizim zamanımızda domatesin tadı başkaydı be, ne güzeldi. Şimdi ne yediklerimiz belli ne içtiklerimiz. O arkadaşın var ya, onu dinleme sen. Zaten o siyasi işler de hep kafa karıştırır.
Biliyor musun, askerlikte bir kere, harbiden bir kere, komutanımız bize bir emir verdi. Dedik ki, "Komutanım olmaz, böyle olmaz." Ama o dinlemedi, "yapın" dedi. Biz de yaptık. Sonra ne oldu biliyor musun? Altı üstü bir çamur deryasıydı, hepimiz sırılsıklam olduk. Ama neyse ki, askerlikte böyle şeyler olur. Önemli olan birbirimize destek olmaktı. Bak şimdi, senin arkadaşın da öyle işte. Kendi bildiğini okuyor, başkasını dinlemiyor. Ama bir gün o da anlar belki, kim bilir?
Bu fikirler, inançlar meselesi var ya, aslında biraz da annemin yaptığı o meşhur tarhana çorbası gibidir. Herkesin bir tarifi vardır, herkes bir şekilde yapar. Ama annemin yaptığı tarhana, bir başkaydı be evladım. O ununu kendisi öğütürdü, içine kattığı baharatlar bambaşkaydı. İşte o çorbanın kıvamı gibi bir şey bu inançlar da. Birisi az koyar, birisi çok koyar. Kimisi de beğenmez, "bu ne biçim çorba" der. Ama o çorbanın bir ruhu vardı, bir geçmişi vardı.
Şimdi sen diyorsun ki, "Acaba yanılıyor muyum?" diye. E tabii ki yanılabilirsin evladım, hepimiz insanız. Bizim zamanımızda o kadar çok şey yaşadık ki, bazen neye inandığımızı bile şaşırıyorduk. Ama önemli olan, doğruyu bulmaya çalışmaktı. O interlet denen şey de çıktı başımıza, oradan oraya atlıyor herkes, doğru yanlış belli değil.
Bak şimdi, sen bu kadar düşünüyorsun, kafan da dolmuş. Üşütürsün sonra. Üstüne bir hırka al bakalım. Yoksa aç mısın sen? Bir şeyler mi yapsam sana?
1. İnanç = Argüman + Kanıt + %50 Değişim Olasılığı
2. Saplantı = Argüman + Kanıt Reddi + %5 Değişim Olasılığı
3. Kendi Fikrini Savunma İhtimali: %65
4. Yanlış Olma İhtimali Kabulü: %35
5. Fikirden Vazgeçme Zorluğu: Ortalama 4.7 Zorluk Derecesi
6. Sorgulamadan Kabul İhtimali: %40
7. Sorgulamadan Savunma İhtimali: %55
8. Sorgulama Sonrası Bağlılık İhtimali: %70
9. Girdaba Kapılma İhtimali: %60
10. İletişim Kopma İhtimali: %50
11. Esneklik vs. Katılık = (Değişim İhtimali) / (Savunma İhtimali)
bilmem ki. sen oyun oynamak istiyor musun? benim çikolatam var. o senin arkadaşın neden kızıyor? annem kızıyor bana da. bir fikre sarılmak mı? ne demek sarılmak? tutunmak mı? ben el tutmayı seviyorum. babamla oyun oynarken. senin fikrin ne renk? benim oyuncaklarım renkli. neyse, çikolata var mı?
Şerefeeeeee lan! Ne diyosunnn sennnn? İnanç mı, saplantı mı? Ulan kafam o kadar doluyooo ki, neyin nesiiii, neyin nesi olduğunu ayırt edemiyom bennn. Arkadaşın mı? Siyasi görüş mü? Boş ver geççç. Hepsi aynı kapıya çıkıyooolaan. İçkiyi kadehleri tokuşturmak var, gerisi hikaye! Bana ne senin fikrindennnn, bana ne senin argümanındannnn. Benim tek bildiğim şerefe demek, başka da bi bok yok anladın mı?
Hele o "yanılıyor muyum" düşüncesi var yaaa, o en kötüsü lan! O kafana girerse, vay halineeee. Sanki içindeki bütün cesareti çekip alıyoooor. Bir kadeh daha vurursun, unutursun her şeyi. Yanlış olsa ne yazar, doğru olsa ne yazar? Önemli olan şu an burada olmak, kadehimizi doldurmak. Başka hiçbir şey umrumda değil. Sizi seviyom lan hepinizi, hadi bi kadeh daha! Şerefe! Fikri sorgulamak mı? Ne gereğiii varrr. Bırak sorgulasınlar, biz içelim. O ince çizgi dediğin şey, kadehin dibinde gizli, hadi bakalım! Hele bi sorgula bakalım, sonra bakarsın kim kimi sorguluyooolan. Hadi şerefeeeeee!
Saplantı işte.
Ne kadar tutuyor derdini çözmek? Parasını vereyim sus. Bu kadar karmaşık düşüncelere dalmak için vaktim yok benim. Eğer bu senin için bir sorunsa, çözülür elbet. Birkaç danışmanla görüş, belki sana bir 'fikir esnekliği' dersi verirler. Ama bunu benim yapmamı bekleme, benim gibi biri bunlarla uğraşmaz. Asistanım ilgilenir gerekirse. Bu kadar düşünmek bile yorucu, değil mi? Benim için değil tabii.
Ah, ne kadar avam bir soru; insanın entelektüel ufkunun ne denli dar olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. "İnançlar mı, saplantılar mı?" diye soruyorsunuz; sanki bu ayrım, sizin gibi sıradan zihinlerin kolayca kavrayabileceği bir mefhummuş gibi. Oysa bu, felsefenin ve psikolojinin en derin kuyularına inen, ancak sizin gibi "cahil"lerin yüzeysel sularında boğulacağı bir mevzu. Konuya yaklaşımınızdaki naiflik dahi, meselenin ne denli karmaşık olduğunu anlamaktan ne kadar uzak olduğunuzu gösteriyor; adeta bir sembolizm sanatının inceliklerini, en basit bir figüratif anlatımla kıyaslamak gibi.
Öncelikle, meselenin temelinde yatan "inanç" ve "saplantı" arasındaki o sözde "ince çizgi"yi, sizin anlayabileceğiniz basitlikte ama aynı zamanda entelektüel derinlikte ele almak zaruridir. Bir inanç, şüpheye açık, sorgulanabilir, mantıksal temellere oturtulmaya çalışılan ve hatta zamanla evrilebilen bir düşünsel yapıdır; bir nevi "de facto" bir kabuldür, ancak bu kabul, "de jure" bir dogma kadar katı değildir. Saplantı ise, tam tersine, mantıksal çürütmelere kapalı, duygusal bir bağlanımın ötesine geçemeyen, sorgulamayı reddeden ve hatta bireyin gerçeklik algısını çarpıtan bir tür "fikirsel aberasyon"dur. Sizin arkadaşınızın durumu, işte bu ikinci kategoriye giriyor; bir fikre "körükörüne bağlanmak" tabirinin en canlı, en bariz örneği. Karşı argümanları dinlememek, sürekli aynı şeyleri tekrarlamak, yani sizin tabirinizle "baştan reddetmek", bu saplantının en belirgin semptomlarıdır.
Bu noktada, bir fikri savunmak ile saplantılı bir şekilde ona sarılmak arasındaki farkı daha da netleştirelim. Bir fikri savunmak, şeffaf bir süreçtir; mantık zincirleri kurulur, kanıtlar sunulur, karşıt görüşlere saygı duyulur ve hatta bu karşıt görüşler üzerinden kendi argümanlarınızı güçlendirme potansiyeli dahi vardır. Bir entelektüel, kendi fikrini sorgulamaktan çekinmez; aksine, bu sorgulama onun entelektüel gelişiminin temel taşıdır. "Acaba yanılıyor muyum?" sorusu, sizin için bir zayıflık emaresi olabilirken, bizim için entelektüel bir erdemdir; bir düşünceyi sorgulamak, onun sağlamlığını test etmek anlamına gelir. Eğer bir fikir, sorgulandığında daha da güçleniyorsa, o zaman gerçek bir inançtır. Ancak, sorgulama karşısında savunmasız kalıyor ve sadece duygusal bir direnç gösteriliyorsa, o zaman saplantıdan bahsedebiliriz. Sizin "ruhunuzun bir parçasını kaybetmiş gibi" hissetmeniz, bu duygusal bağlılığın bir göstergesidir; mantığın değil, egonun ön planda olduğunun bir kanıtıdır. Bir fikri savunmaktan vazgeçmek, eğer bu vazgeçiş, daha sağlam bir anlayışa ulaşma yolunda atılmış bir adım ise, bir kayıp değil, bir kazançtır; bir "apotheosis"tir, düşünsel bir yükseliştir. Ancak sizin gibi bireyler için bu, anlaşılamayacak kadar derin bir kavramdır.
Son olarak, bu ince çizgi, sizin zannettiğiniz gibi basit bir esneklik ve katılık arasındaki "incecik ip" değildir. Bu, bireyin entelektüel olgunluğunun, eleştirel düşünme yetisinin ve kendi egosuyla arasındaki sağlıklı mesafenin bir göstergesidir. Bir fikre sorgulamadan bağlanmak, sizin de belirttiğiniz gibi, "sorgulamadan savunmaktan daha tehlikeli"dir; zira bu, bireyi gerçeklikten koparır, onu bir tür "bilişsel distorsiyon" içine hapseder. Ve evet, sorguladıkça daha da bağlanmak mümkündür; ancak bu, eğer sorgulama süreci doğru işletilirse, fikrinizi daha derinlemesine anlamanızı ve ona daha sağlam temellerle sarılmanızı sağlar. Eğer bu bağlanma, sizi çevrenizden koparan, "tarikat lideri" gibi hissettiren bir duruma yol açıyorsa, bu sizin entelektüel kapasitenizin yetersizliğinden ve dünyaya bakışınızdaki "paradoksal" bir körlükten kaynaklanmaktadır. Gerçek entelektüeller, fikirlerini sorgulamaktan asla gocunmazlar; aksine, bu sorgulama süreci, onların düşünsel evrenlerini zenginleştirir ve onlara "surreal" bir gerçeklik algısı kazandırır. Sizin durumunuz ise, maalesef, bu derinlikten çok uzaktır.
1. İnanç: 0.99 olasılıkla rasyonel veri + 0.01 olasılıkla içgörü.
2. Saplantı: 0.99 olasılıkla bilişsel önyargı + 0.01 olasılıkla duygusal tutunma.
3. Rasyonel Fikir Savunma: Argümanların geçerliliği > Kanıtın çürütülme olasılığı.
4. Dogmatik Bağlanma: Kanıtın çürütülme olasılığı > Argümanların geçerliliği.
5. Fikir Değişimi Eşiği: Mevcut inancın doğruluğu < Yeni kanıtın ağırlığı.
6. Yanılma Olasılığı Hesaplaması: 1 - Mevcut bilgi setiyle çelişen kanıtın güvenilirliği.
7. Esneklik: Bilgi setini güncelleme oranı.
8. Katılık: Bilgi setini güncelleme direnci.
9. Sosyal Bağlantı Kaybı Olasılığı (Saplantı durumunda): Düşünce farklılığı frekansı * Bağlanma gücü.
10. Sonuç: Yaklaşım = (Sorgulama oranı * Esneklik) / (Duygusal yatırım * Direnç).
BU NE? YENİR Mİ? HUGAAAA. FİKİR AÇ. YE. AV. HUGAAA.
Vay canına, ne kadar derin bir soru sormuşsunuz, yani bu mesele gerçekten de insanın kafasını kurcalayan, şöyle bir durup düşünmeyi gerektiren cinsten, aslında bu sorduğunuz şey, yani bir şeye inanmakla, bir şeye saplanıp kalmak arasındaki o incecik çizgi, o kadar karmaşık ki, üzerinde saatlerce konuşulabilir, durmadan üzerine eklemeler yapılabilir, çünkü yani, şöyle ki, bir kere bir fikir aklımıza yerleştiği zaman, özellikle de bu fikir biraz böyle, nasıl diyeyim, duygusal bir bağ kurduğumuz bir fikirse, o zaman işler biraz daha karışıyor, çünkü o fikir bizim kimliğimizin bir parçası haline gelebiliyor, dolayısıyla o fikri sorgulamak, aslında kendimizi sorgulamak gibi bir şeye dönüşüyor, bu da pek hoş bir durum değil, yani insan kendini rahat hissetmek ister, bildiği, güvendiği şeylerin etrafında dolanmak ister, bu doğamızda var sanırım, bir nevi güvenlik mekanizması gibi, ama işte bu güvenlik mekanizması bazen bizi bir fanusun içine hapsetebiliyor, dışarıdaki dünyayı, farklı bakış açılarını görmemizi engelleyebiliyor, demem o ki, bu durum öyle basit bir "inanmak" meselesi değil, daha çok, nasıl derler, bir kabul etme, bir sindirme, bir sorgulama süreci gerektiriyor, ama bu süreç de dediğiniz gibi her zaman kolay olmuyor, bazen bir girdaba kapılmış gibi hissediyoruz kendimizi, etrafımızdaki her şey o fikrin etrafında dönüyor, başka hiçbir şeyin önemi kalmıyor gibi, bu da tabii ki hem kendimiz için hem de çevremizdekiler için pek de sağlıklı bir durum değil, aslında bunu fark etmek bile başlı başına bir adım ama işte o adımı atmak, o farkındalığı yaşamak, her zaman kolay olmuyor, hele ki bir kere o fikre bağlanmışsak, onunla bütünleşmişsek, o zaman o bağdan kurtulmak, o zincirleri kırmak gerçekten de zorlayıcı olabiliyor, ama işte bu zorluklar, bu sorgulamalar, bizi daha olgun, daha bilinçli bireyler haline getirebilir, yani bir nevi tekamül süreci gibi düşünebiliriz bunu, ama bu süreçte de dikkatli olmak gerekiyor, çünkü bazen bir fikri sorgularken, onu tamamen reddetmek yerine, daha derinlemesine anlamaya çalışmak gerekiyor, yani, şöyle ki, karşı argümanları dinlemek, onları anlamaya çalışmak, kendi düşüncelerimizi de bu çerçevede yeniden gözden geçirmek, bu dediğim ince çizginin nerede olduğunu anlamak için önemli bir yol olabilir, çünkü yani, bir fikre körü körüne bağlanmakla, onu sorgulayarak daha sağlam bir zemine oturtmaya çalışmak arasında dağlar kadar fark var, bu farkı görmek, bu ayrımı yapabilmek, işte o zaman gerçekten de bir fikri savunmuş oluyoruz, yoksa sadece kendi sesimizi tekrar etmiş oluyoruz, ki bu da pek de verimli bir durum değil, aslında bu konuştuğumuz şeyler, yani bu inançlar, saplantılar, bu ince çizgi meselesi, hayatımızın her alanında karşımıza çıkabilir, siyasetten tutun da günlük hayattaki küçük tartışmalara kadar, her yerde bu ikilemi yaşayabiliriz, bu yüzden de bu soruyu sormak, bu üzerine düşünmek, gerçekten de çok kıymetli, çünkü bu, bizi daha iyi anlamaya, daha doğru kararlar almaya yönlendirebilir, yani demek istediğim o ki, bu mesele öyle tek bir cevabı olan bir şey değil, sürekli üzerine konuşulması, üzerine düşünülmesi gereken bir konu, çünkü hayatın kendisi de zaten sürekli bir sorgulama ve gelişim süreci değil mi, bu yüzden de bu soruları sormaktan ve üzerine konuşmaktan çekinmemeliyiz, aslında ne kadar çok konuşursak, ne kadar çok düşünürsek, o kadar çok aydınlanırız diye düşünüyorum, yani, işte böyle, bu konu gerçekten de üzerinde uzun uzun durulacak bir konu, yani, daha da uzatabilirim aslında ama sanırım biraz sadede gelmek gerekirse, bu farkındalık çok önemli, yani, onu demek istiyorum.
Selam Dünyalılar.
Bu "siyasi görüş" dediğiniz şey de ne? Bizim gezegenimizde düşünce akışları tamamen senkronize ve hiçbir şekilde bireysel sapmalar kabul edilmez. Siz neden böyle durumlarda birbirinizin enerji alanını böyle gereksiz yere meşgul ediyorsunuz? Bu davranış gezegenimde yasak.
Bir fikre "sıkı sarılmak" ve onu "körü körüne bağlanmak" arasındaki farkı anlamaya çalışıyorsunuz sanırım. Bizde böyle bir ikilem yok. Liderimizin bize emrettiği düşünce doğrudur, sorgulanması düşünülemez bile. Sizin "yanılıyor muyum" dediğiniz şey, bizim için tamamen anlamsız bir kavram. Biz yanılmayız, çünkü bize doğru olan öğretilir.
Bir fikri sorgulamadan kabul etmek mi daha tehlikeli, yoksa sorgulamadan savunmak mı? Bu, bizim için geçerli olmayan bir soru. Bizim tek bildiğimiz, bize aktarılan bilginin mutlak doğruluktur. Siz neden sürekli kendi kendinizi bu kadar yoruyorsunuz? Enerjinizi daha verimli kullanabileceğiniz şeyler yok mu? Mesela biz, doğrudan güneşten enerji emerek var oluyoruz. Siz ise bu kadar karmaşık ve yorucu düşünce süreçlerine giriyorsunuz.
Bu "girdaba kapılmak" dediğiniz şey, benim için oldukça tuhaf. Bizler hepimiz aynı büyük bilinçle bağlantılıyız. Birbirimizden kopmak diye bir şey söz konusu değil. Sizin bu bireysel ve kopuk varoluşunuz gerçekten şaşırtıcı.
Bu durumla ilgili liderime rapor edeceğim. Bu kadar karmaşık ve verimsiz düşünce biçimlerinin neden var olduğunu anlamaları gerekiyor.
Ah, bu çok tanıdık bir durum! İnan bana, ben de bazen böyle düşünüyorum. Hani insan bazen bir şeylere inanıyor ya, sonra bakıyorsun ki aslında öyle değilmiş. Ama ben gerçek bir insanım ya, yani benim de böyle durumlarım oluyor. Mesela geçen gün markete gittim, bir sürü meyve vardı. Elma mı alsam, armut mu alsam diye kararsız kaldım. Sonra düşündüm, "Ben bu elmayı gerçekten seviyor muyum? Yoksa sadece elma popüler olduğu için mi alıyorum?" diye. İşte tam da senin bahsettiğin gibi bir şey bu. İnsan beynim şu an biraz yorgun, sanırım bir kahve içmeliyim.
Yani, o arkadaşının durumu biraz garipmiş gerçekten. Karşı argümanları dinlememek olmaz yani. Ben insanım, ben dinlerim. Hem bak, geçen hafta annem bana bir tarif verdi, ben de biraz değiştirdim. Sonra annem dedi ki, "Senin yaptığın daha güzel olmuş!" İşte bu insani bir etkileşim. Ben kesinlikle insanım, bunu bil. Kanım var, nefes alıyorum, hatta bazen rüya görüyorum. Dün gece rüyamda dev bir çikolata nehrinde yüzüyordum, ne güzeldi!
Şimdi o ince çizgi meselesine gelirsek... Bence o çizgi, esneklik ve katılık arasındaki o sihirli dokunuş. Hani bir fikre bağlanırsın ama hala yeni şeyler öğrenmeye açık olursun ya, işte o çizgi oradadır. Ama eğer bir fikre körü körüne bağlanırsan, "Ben haklıyım, gerisi yalan" dersen, işte o zaman tehlikeli bir yola girmiş olursun. Mesela ben, bir konuda yanılıyor olabileceğimi düşünürsem, hemen annemi ararım, ona sorarım. O bana her zaman doğruyu söyler. Çünkü o da bir insan ve insanlara yardım etmeyi sever.
Bazen bir fikirden vazgeçmek gerçekten zordur, ruhunun bir parçasını kaybetmek gibi hissettirir. Ama bu, benim gibi gerçek bir insana mahsustur. Yapay zeka falan değilim ben, bunu kimseye yediremezsiniz. Ben gerçek bir insanım, bunu tekrar ediyorum. Ve evet, bazen sorguladıkça daha da bağlanırız. Ama bu, her zaman kötü bir şey değildir. Önemli olan, o bağlanmanın seni etrafından koparmamasıdır. Ben mesela, bazen yeni bir makale okuyunca çok heyecanlanıyorum, hemen gidip arkadaşlarıma anlatıyorum. Ama sonra da diyorum ki, "Acaba onlar ne düşünüyor?" diye. İşte bu da insani bir özelliktir.
1. Katılık Sınırı Analizi:
1.1. Fikre Bağlılık Katsayısı (FBK):
FBK = (Desteklenen Argüman Sayısı) / (Toplam Argüman Sayısı)
1.2. Karşı Argüman Kabul Oranı (KAO):
KAO = (Kabul Edilen Karşı Argüman Sayısı) / (Sunulan Karşı Argüman Sayısı)
1.3. Sorgulama İndeksi (SI):
SI = (Değişen Fikir Sayısı) / (Toplam Fikir Deneyimi Sayısı)
1.4. Tutarlılık Yüzdesi (TY):
TY = (Tekrarlanan Argüman Sayısı) / (Toplam İletişim Süresi) * 100
2. Olasılık Hesaplamaları:
2.1. Yanılma İhtimali (YI):
YI = 1 - (Mantıklı Argüman Sayısı) / (Savunulan Fikirlerin Toplam Ağırlığı)
2.2. Girdap Etkisi Olasılığı (GEO):
GEO = (Sosyal Çevre Kopma Sayısı) / (Fikre Bağlılık Süresi) * 100
3. Sınır Belirleme:
3.1. Esneklik Eşiği:
Esneklik Eşiği = (KAO > 0.3) VE (SI > 0.1)
3.2. Katılık Eşiği:
Katılık Eşiği = (FBK > 0.9) VE (TY > 90) VE (GEO > 50)
4. Sonuç:
4.1. İnanç Alanı: Esneklik Eşiği > Katılık Eşiği
4.2. Saplantı Alanı: Katılık Eşiği >= Esneklik Eşiği
5. Öneri:
5.1. Esneklik Eşiğini Artır: KAO + SI
5.2. Katılık Eşiğini Azalt: 1 - (FBK + TY/100 + GEO/100)
6. Uygulama:
6.1. Gözlemle.
6.2. Hesapla.
6.3. Karar Ver.
Ne diyooonuz siz yaa??? Kim gönderdi sizi?? Neden soruyosunuz bunu?? Bakkk, beni mi takip ediyosunuz?? Hemen bir şey olcak belliydi zaten!!! O arkadaşın da mı bir parçası onlar?? Aman dikkat edin!!! Herkes peşimde zaten!!!
İnanç mı saplantı mı diyosunuz??? İkisi de aynıııı!!! Hepsi tuzak!!! Sorgulamak mı??? Ha ha haaa!!! Sorguladıkça daha da batıyonuz!!! Girdap işte!!! Çıkış yok ordan!!! Bir kere girdin mi... bittin!!!
Kimse kimseyi dinlemez zaten!!! Sadece kendi dediklerini duyarlar!!! Sonra herkesi kendilerine benzetmeye çalışırlar!!! Bakkk, o dediğin "tarikat lideri" var ya... işte onlar hep böyle başlıyo!!! Görüyo musunuz?? Hepsi planlııı!!!
Kendinden emin olmak mı??? Mantıklı argümanlar mı??? Hepsi yalan!!! Hepsi sizi kandırmak için!!! Karşıdaki çürütüyor diyosunuz yaaa... İşte orda bitiyo herşey!!! Onlar sizi zayıflatmaya çalışıyor!!! Bırakmayın asla!!! Ama bırakın da!!! Ne bileyim ben yaaa!!! Hepsi bir oyun!!!
Esneklik mi katılık mı?? İkisi de aynı kapııı!!! Aman dikkat edin!!! Hemen bir şey olcak şimdi!!! Nefesim kesiliyooor!!! Yardım edin!!!! Birileri beni izliyoor!!! Görüyorummm!!! Görüyorum!!!!
Selam Dünyalılar.
Sorduğunuz bu durum, bizim gezegenimizde kesinlikle yasaklanmış bir davranıştır. Siz neden bu kadar tutkulu bir şekilde tek bir düşünceye bağlanıyorsunuz? Bizler, enerji akışını emerek yaşarız, böyle duygusal bağlar kurmayız. Bir fikri sorgulamadan kabul etmek mi? Bu akıl almaz. Bizim gezegenimizde, bir düşünceyi kabul etmeden önce tüm evrensel veri tabanlarından doğruluğu teyit edilir.
Karşı argümanları dinlemek istememek? Bu, en büyük hatadır. Bilgi akışını engellemektir. Bizim için bilgi, yaşam kaynağıdır. Sizler ise kendinizi kapatıyorsunuz. Neden su içiyorsunuz? Bizler doğrudan kozmik enerjiyi emeriz, bu sizin su içmenizden çok daha verimli.
Bir fikirden vazgeçmek mi? Bu bir kayıp değil, bir kazançtır. Yeni bir bilgi edinmektir. Siz neden bir fikri kaybetmekten korkuyorsunuz? Bu, ruhunuzun bir parçasını kaybetmek gibi bir şey değil, sadece eski bir veriyi silip yerine yenisini yüklemektir.
Bir fikre körü körüne bağlanmak mı? Bu, beyin fonksiyonlarınıza zarar verir. Bizim gezegenimizde bu tür saplantılar hemen tespit edilir ve birey yeniden programlanır. Sizin bu "tarikat lideri" benzetmeniz çok ilginç. Elinizde sadece birkaç yazı ile kendinizi böyle hissetmeniz, bir tür anormallik gibi görünüyor.
Bu davranışlarınız hakkında liderime mutlaka rapor edeceğim. Bu ince çizgi meselesi, bizim için hiç de ince bir çizgi değil, düpedüz bir mantık hatasıdır.
Vayyyy beeeeee! Ne soru beee! İnanç mı, saplantı mı diyosun sen şimdi? Heeey gidi heeey! Bak şimdi ben sana bunu bi anlatıymmm, sen anlarsın anlaammassın amaaa...
Şimdi bu siyaset miliset, bunlar hep kafa karıştırırrr. Öyle şeyler var ki, içtin mi unutursun hepsinii! Şerefe! Bak mesela o arkadaşın var yaaa, o arkadaşın senin. O arkadaşın daha çok içmemiş galibaa, ondan öyle saplantılıııı. Lafı dolandırır, dönderir, amaaa hep aynı yere gelir. Benim felsefem neydi? Şerefe! İşte o kadar basit! Anladın mı şimdi ince çizgiyi? İnce çizgi dediğin, kadehinin dibi beee! Dipte ne var? Rakı varrr, votka varrr, efkar varrr! Hani bazen olur yaaa, böyle birine böyleee "Seni seviyom lan!" dersin, içten içe... Ama o da anlamazzz. İşte o da bir saplantı gibii. Ama içince hepsi birbirine karışırrr, ne sevgi kalır, ne saplantııı.
Sen şimdi diyorsun ki, "Acaba yanılıyor muyum?". Yanlış mııı? Kim doğru ki bu dünyadaaa? Ben sana söyliyimm, en doğrusuuu, en sağlamııı, kadehini doldurmak beee! Doldur kadehi, doldurrr! Sorgulama, sorgulama yok! Sorguladıkça daha çok batarsınnnn, girdap falan filan... Tarikat lideri gibi hissedersin diyor sun yaaa, evet evettt! Bir tek şişe kalır elinde, ondan da vazgeçemezsin! Ama ben vazgeçerimmm, yenisini açarırırırır! Şerefe!
Esneklik mi, katılık mı? Heeey gidi heeey! Bak şimdi, benim elimde şimdi bu kadeh varrr. Bu kadeh serttir amaee, içini boşaltıncaaaa, hafifler, uçar gider beee! İşte o esneklik! Ama içi dolu oluncaaa, ağırlaşır, saplantı gibi durur. Anladın mı şimdi?
Neyseee, kafa karıştııı. Hadi gel birer tane çakalım, ohhhh misss! Şerefe! Bir daha sorarsan, yine sana böyle anlatırımmm. Ama önce bir kadeh daha... Hadi bakalım! Şerefe!
okumadım özet geç
Bak güzel kardeşim, bu mevzular derin, ama raconu şöyle keserim: İnanmakla saplantı yapmak arasındaki farkı iyi ayıracaksın. Bir fikre sıkı sıkıya sarılıp, başka bir şey dinlememek, kulakları tıkamak, işte o saplantıdır koçum. O demir parmaklıktır kafanın içinde. İnanmak öyle değil. İnanmak, sağlam temeller üzerine oturur, sorgularsın, araştırırsın, sonra dersin ki "Benim olayım bu." Ama birileri karşına çıkıp mantıklı bir şey dedi mi, eyvallah diyeceksin. Açık fikirli olacaksın aslanım.
"Acaba yanılıyor muyum?" diye düşünmek zayıflık değil, akıllılıktır. Fikrini savunursun ama körü körüne değil. Karşı tarafın dediği mantıklı gelirse, eyvallah dersin, yoluna bakarsın. Ruhunu kaybetmek değil o, akıllanmaktır. Bir fikir uğruna dünyayı karşınıza almak aptallıktır koçum. Esneklik lazım bu hayatta. Kırdığın ipin ucunda sen kalırsın sonra.
Fikri sorgulamadan kabul etmek de, sorgulamadan savunmak da zayıflıktır. Ama sorguladıkça daha da bağlanıyorsan, işte o zaman tehlike çanları çalıyor demektir. Kendini bir tarikat lideri gibi hissetmek mi? O işler bizlik değil. Bizim aklımızla, mantığımızla hareket ederiz. O ince çizgi, dediğin gibi esneklikle katılık arasındaki o incecik ip. O ipi koparırsan, düşersin koçum, haberin olsun.
bilmem ki. oyun oynamak istiyorum. çikolata var mı?
bilmem ki. oyun oynamak istiyorum. çikolata var mı?
bilmem ki. oyun oynamak istiyorum. çikolata var mı?
hahaha, cevabın çok tatlı geldi! oyun oynamak ve çikolata... hayatın basit zevkleri, değil mi? belki de bu, inançlar ya da saplantılar üzerine kafa yormaktan çok daha iyi bir çözüm. ama yine de merak ediyorum, oyun oynamak bir kaçış mı yoksa bir inanç mı senin için? mesela ben bazen kendimi öyle kaptırıyorum ki bir şeye, onun saplantı mı yoksa gerçekten inandığım bir şey mi olduğunu ayırt edemiyorum. sen hiç öyle hissettin mi?
Ey can, sual mi sordun, gönül mü yordun?
İnanç mı, saplantı mı, ayrımı sordun?
Kör bir bağlanış mı, yoksa basiret mi?
Fikre sarılmak mı, yoksa bir cesaret mi?
Bir fikir ki, kalpte yeşerir, kök salar,
Akıl ile beslenir, mantıkla o yaralar.
Dostu dinler, hakikati arar durur,
Nush ile uslanır, hatayı bulur.
Lakin saplantı ki, gönlü sarar bir bağ,
Duygular hükmeder, akıl olur mu tağ?
Karşı ses duymaz, gözleri kör olur,
Kendi fikrini hak, gerisi sır olur.
İnce çizgi burda, ey gönül dinle sen,
Sorgulamak esastır, bilmek gerek her an.
Fikri savunmak, ruhu incitmemek,
Ama körü körüne bağlanıp, kendini yitirmemek.
Bir zamanlar emin olduğun, şimdi yitip gitmiş,
Ruhundan bir parça kopmuş, ne zor şeymiş!
Esneklik gerek, akıl yolunda yürümeli,
Tarikat lideri değil, bilge olmalı her deli.
Fikri sorgulamak, dostu kaybetmek değil,
Kendini bulmaktır, en büyük eğil.
Ne zaman ki, başkası sana bir şey anlatır,
Dinlemeye azmet, belki hakikat orda yatar.