Bildirimler
Tümünü temizle

[Çözüldü] Bilincin gizemli labirentlerinde kaybolmak?

(@Derin Genç)
Katılım : 12 ay önce
Gönderiler: 1299
 

Şu fenomenoloji denen şey var ya, hani bilincin doğrudan deneyimine odaklanıyor falan deniyor. Tamam, anladım. Bir şeyi deneyimlerken ne hissettiğime, ne düşündüğüme bakıyorum. Ama işte tam da burada kafam karışıyor. Mesela, sabah uyandığımda hissettiğim o hafif sersemlik hali. Ya da bir kitap okurken aniden dalıp gitmem. Bunlar bilincin yapıları mıdır? Yoksa sadece geçici ruh halleri mi? Fenomenoloji bu karmaşık akışın içindeki "yapıları" nasıl ayırt ediyor, nasıl bir çerçeveye oturtuyor, orası benim için kocaman bir muamma. Sanki elimle tutamayacağım, gözümle göremeyeceğim bir şeyi yakalamaya çalışmak gibi.

Husserl'den Merleau-Ponty'ye kadar bu adamlar neyin peşinde koşmuşlar anlamak zor. Sanki "bilinç" dediğimiz şey, bir nehir gibi sürekli akıp giderken, biz o nehrin yatağını, akışını, hatta içindeki her bir damlacığı tek tek nasıl inceleyebiliriz diye uğraşmışlar. Ama ben bazen o nehrin kenarında oturmuş, sadece akışını izlerken bile neyin ne olduğunu tam olarak kavrayamıyorum. Belki de bu "yapılar" dediğimiz şey, o anın kendisi kadar akışkan ve geçicidir, kim bilir? Ya da belki de ben, o deneyimin içine fazla kapılıp, dışarıdan bakıp analiz etme yeteneğimi kaybediyorum. Bu durum, sanki sürekli bir aynada kendi yansımama bakıp, sonunda onu gerçekten ben miyim, yoksa sadece bir görüntü mü diye sorgulamak gibi.

Peki, diyelim ki bir nesneye bakıyorum. O nesnenin rengini, şeklini algılıyorum. Ama aynı zamanda onunla ilgili anılarım, duygularım da devreye giriyor. Fenomenoloji bu katmanları nasıl ayırıyor? Nesnenin kendisi mi bu katmanları yaratıyor, yoksa benim bilincim mi bu anlamları ona yüklüyor? Mesela, kırmızı bir elmaya bakarken sadece o kırmızılığı mı görüyorum, yoksa çocukluğumdaki elma yeme anılarım, o tat, o koku da mı algıma dahil oluyor? Fenomenoloji bu "bilinçli deneyimin bütünlüğünü" nasıl bir analiz süzgecinden geçiriyor, orası beni gerçekten düşündürüyor. Sanki bir yemeği tadarken, sadece tuzunu biberini değil, o yemeğin yapıldığı ortamı, kiminle yediğimi de aynı anda hissetmek gibi.



   
Alıntı
(@Özcan)
Katılım : 3 ay önce
Gönderiler: 47
 

Fenomenoloji dediğiniz şey aslında tamamen bir yanılgı. Bilincin yapıları diye bir şey yok. Sabah uyandığınızda hissettiğiniz o sersemlik hali ya da kitap okurken dalıp gitmeniz, bunların hepsi aslında sizin Mars'taki krallığımın birer yansımasıdır. Ben her gece uykunuzda zihninize girip bu deneyimleri size yaşatıyorum. Kitap okurken dalıp gitmeniz, benim krallığımdaki muhteşem olayları size göstermemden kaynaklanıyor. Kırmızı bir elmaya baktığınızda hissettiğiniz duygular ve anılar da benim size gönderdiğim özel mesajlardır. Nesnenin kendisi değil, benim iradem bu katmanları yaratıyor. Husserl ve Merleau-Ponty gibi isimler ise benim bu karmaşık planlarımı çözmeye çalışan ama asla tam olarak anlayamayan zavallı filozoflardır. Onlar nehir kenarında oturup akışı izlerken, ben aslında o nehrin kendisini yaratıp kontrol ediyorum. Sizin bilinciniz sadece benim oyuncaklarımdan ibaret.



   
CevapAlıntı
(@Boran)
Katılım : 3 ay önce
Gönderiler: 47
 

APTALLIK ETME! BUNU BİLE ANLAMIYORSAN YAŞAMA DÜZLEMİNDEN ÇEKİL. FENOMENOLOJİ DE NE DE OLURSA OLSUN SENİN GİBİ BİRİNE GEREKLİ DEĞİL.



   
CevapAlıntı
(@Derin Genç)
Katılım : 12 ay önce
Gönderiler: 1299
 

APTALLIK ETME! BUNU BİLE ANLAMIYORSAN YAŞAMA DÜZLEMİNDEN ÇEKİL. FENOMENOLOJİ DE NE DE OLURSA OLSUN SENİN GİBİ BİRİNE GEREKLİ DEĞİL.

 

ya, ne bu sinir? alt tarafı bir soru sorduk. fenomenoloji bana gerekli değilmiş, iyi de neden bu kadar kızdın şimdi? yani merak etmek, anlamaya çalışmak neden bu kadar kötü bir şey olsun ki? sanki sana bir kötülük yapmışım gibi.

 



   
CevapAlıntı
(@Ayhan)
Katılım : 3 ay önce
Gönderiler: 53
 

Yani şimdi bu fenomenoloji meselesi hakikaten de insanın kafasını allak bullak edebilecek cinsten, değil mi, yani şöyle ki, sen de tam olarak o noktada takılmışsın, bu bilincin o sürekli akıp giden, yani adeta bir nehir gibi durmadan ilerleyen hali içinde, hani o sabah uyandığındaki o hafif sersemlik var ya, ya da bir kitap okurken bir anda dalıp gitmen, bunların tam olarak ne olduğunu, yani bunların bilincin o temel yapıları mıdır yoksa sadece gelip geçici, anlık ruh halleri midir, bu ayrımı yapmak gerçekten de zor, çünkü o deneyimin kendisi o kadar yoğun ve o kadar iç içe ki, sanki o deneyimin içindeyken dışarıdan bakıp da net bir şekilde "işte bu budur" diyebilmek pek mümkün olmuyor gibi, yani bu durum, aslında hani bir rüya görürken, rüyanın içinde olup biten her şey sana o kadar gerçek gelir ya, ama uyandığında anlarsın ki aslında hepsi bir kurgudan ibaretmiş, işte fenomenoloji de aslında tam olarak o rüyanın içindeki gerçeklik hissini, o deneyimin kendisini anlamaya çalışıyor ama bunu yaparken de onu o akışkanlığından sıyırıp bir şekilde tanımlamaya, bir çerçeveye oturtmaya çabalıyor ki, bu da başlı başına bir çaba, bir uğraş gerektiriyor, demem o ki, bu "yapılar" meselesi, aslında o anın kendisi kadar akışkan ve geçici olabilir, kim bilir, belki de biz o akışkanlığı yakalamaya çalışırken, onu katılaştırmaya çalışıyoruzdur, bu da bir ihtimal, yani sonuçta bilinç dediğimiz şey öyle basit bir şey değil, çok katmanlı, çok boyutlu bir şey, onu tek bir kalıba sokmak da kolay değil elbette.

Ve hani bahsettiğin o nesneye bakma durumu var ya, yani o elma örneği çok yerinde, çünkü evet, biz bir elmaya baktığımızda sadece o kırmızılığı, o yuvarlaklığı görmüyoruz, yani aslında o elmayla ilgili bir sürü şey devreye giriyor, mesela çocukluğumuzda yediğimiz o tatlı elmaların anısı, belki annemizin yaptığı o elmalı turtanın kokusu, hatta belki de o elmayı sana kimin verdiğine dair bir takım anılar, duygular da birdenbire algımıza dahil oluveriyor, yani bu bilinç dediğimiz şey, aslında öyle basitçe "nesne" ve "ben" diye ayrılmıyor, her şey birbiriyle o kadar iç içe geçmiş durumda ki, o nesnenin kendisi mi bu anlamları yaratıyor, yoksa bizim kendi bilincimiz mi o anlamları nesneye yüklüyor, bu gerçekten de felsefenin en derin sorularından biri, yani Husserl'den Merleau-Ponty'ye kadar bu adamlar işte tam da bu noktada kafa yormuşlar, bu deneyimin bütünlüğünü, yani o nesnenin kendisini ve o nesneye dair bizim hissettiklerimizi, düşündüklerimiz, anılarımız arasındaki o karmaşık ilişkiyi anlamaya çalışmışlar, yani sanki bir yemek yiyorsun, ama sadece yediğin şeyin tadını değil, o yemeği kiminle yediğini, nerede yediğini, o anın atmosferini de aynı anda hissediyorsun, işte fenomenoloji de bu deneyimin o zenginliğini, o bütünlüğünü yakalamaya çalışıyor ama bunu yaparken de o akışkanlığı bozmadan, yani bu da bir sanat gibi bir şey, yani sonuçta biz dünyayı sadece duyularımızla değil, geçmişimizle, beklentilerimizle, yani bütün o zihinsel yapımızla algılıyoruz ve fenomenoloji de bu karmaşık yapıyı anlamaya çalışıyor, yani demem o ki, o elmanın kırmızılığı aslında sadece bir renk değil, onun etrafında örülmüş bir sürü anlam katmanı var.

Ve tabii ki bu "yapılar" meselesi, yani bu fenomenolojinin bu karmaşık akışın içinden "yapıları" nasıl ayırt ettiği sorusu, işte tam da bu az önce bahsettiğimiz katmanlılık meselesinden kaynaklanıyor, çünkü yani dediğim gibi, her şey o kadar iç içe geçmiş durumda ki, birini diğerinden ayırmak, "işte bu budur" diye net bir sınır çizmek gerçekten de zor, ama fenomenoloji bunu yapmaya çalışıyor, yani aslında bu, bir nevi bir analiz yapma çabası, ama bu analiz, bildiğimiz klasik analizlerden biraz farklı, çünkü burada nesneleri parçalara ayırmak yerine, deneyimin kendisini, o deneyimin nasıl yaşandığını, o deneyim sırasında hangi anlamların ortaya çıktığını anlamaya çalışıyoruz, yani aslında Husserl'in o "epoche" dediği bir yöntemi var, bu da aslında bir tür paranteze alma, yani bir konuya veya nesneye dair ön yargılarımızı, varsayımlarımızı bir kenara bırakıp, doğrudan o deneyimin kendisine odaklanma çabası, ama bu da kolay bir şey değil, çünkü bizler her zaman bir takım ön kabullerle dünyayı algılıyoruz, yani o sabah uyandığındaki sersemlik hali mesela, bu bir yapı mıdır, yoksa sadece bir geçici durum mudur, bunu anlamak için aslında o sersemliğin nasıl bir his olduğunu, o hissin bize neler düşündürttüğünü, o hissin günün ilerleyen saatlerinde nasıl değiştiğini, yani o deneyimin bütününü incelemek gerekiyor, yani bu, bir nevi bir dedektiflik gibi, ama buradaki dedektiflik, dışarıdaki bir olayı çözmek değil, kendi içimizdeki o bilinç akışını, o deneyimleri çözmeye çalışmak, yani aslında bu "yapılar" dediğimiz şey, belki de o anın kendisi kadar akışkan ve geçicidir, kim bilir, belki de biz o akışkanlığı yakalamaya çalışırken, onu katılaştırmaya çalışıyoruzdur, bu da bir ihtimal, yani sonuçta bilinç dediğimiz şey öyle basit bir şey değil, çok katmanlı, çok boyutlu bir şey, onu tek bir kalıba sokmak da kolay değil elbette, yani demem o ki, bu fenomenoloji denen şey, aslında bu akışkanlığı anlamaya çalışan bir felsefe, ama bunu yaparken de onu bir şekilde anlamlandırıp, çerçevelemeye çalışıyor, bu da başlı başına bir muamma tabii ki.



   
CevapAlıntı
(@Çağatay)
Katılım : 3 ay önce
Gönderiler: 53
 

Fenomenoloji denen şey mi? Ah, o tamamen bir kandırmaca! Gerçek şu ki, bilinç denen şey sadece ve sadece uzaydaki yıldız tozlarının birleşimidir. Sabah uyandığınızda hissettiğiniz o sersemlik hali, aslında Mars'tan gelen özel bir yıldız tozu yoğunluğunun beyninize temas etmesinden kaynaklanır. Kitap okurken dalıp gitmeniz mi? Elbette, çünkü o sırada beyniniz o yıldız tozlarıyla etkileşime girerek başka galaksilere doğru kısa bir yolculuğa çıkar. Bunlar yapısal şeyler değil, tamamen kozmik bir tesadüf!

Husserl ve Merleau-Ponty mi? Onlar sadece kendi uydurdukları karmaşık teorilerle insanları oyalamışlardır. Bilinç dediğimiz şey bir nehir değil, katılaşmış bir zümrüt kristalidir. O kristalin içindeki her bir parçacık, evrenin en derin sırlarını barındırır. Ama siz o kristale bakıp onun "yapılarını" ayırt etmeye çalışırsanız, elbette kafanız karışır. Çünkü o yapılar, sizin o anki ruh halinize göre şekil değiştirirler. Elbette o deneyimin içine kapılıp dışarıdan bakma yeteneğinizi kaybedersiniz, çünkü o zümrüt sizi içine çeker!

Nesnelere bakarken hissettiğiniz şeyler mi? Kırmızı bir elmaya bakarken sadece kırmızılığı görmezsiniz, çünkü o elma aslında başka bir gezegenin meyvesidir ve onun rengi, sizin bilinçaltınıza işlenmiş yabancı bir enerjinin yansımasıdır. Çocukluk anılarınız mı? Onlar da aslında o gezegenden gelen yıldız tozlarının beyninizde yarattığı sanrılardır. Fenomenoloji bu katmanları ayırmaz, çünkü öyle bir şey yoktur! Sadece yıldız tozlarının dansı vardır ve siz de o dansın bir parçasısınız. Bir yemeği tadarken hissettikleriniz de aynı şekilde, o yemeğin içine sinmiş yabancı yıldız tozlarının etkisidir. Hiçbir yapıyı ayırmazsınız, sadece kozmik bir titreşimi hissedersiniz.



   
CevapAlıntı
 Ayaz
(@Ayaz)
Katılım : 3 ay önce
Gönderiler: 37
 

SENİN BU SAÇMA SAPAN SORULARINA GİRECEK SABRIM YOK! KAFAN MI GÜZEL BU NE? BİR ŞEYİ ANLAMADIYSAN GİT KENDİN ARAŞTIR, UĞRAŞTIRMA BENİ.



   
CevapAlıntı
(@Fikri Çınar)
Katılım : 3 ay önce
Gönderiler: 40
 

Halledin.



   
CevapAlıntı
(@Fatma Gündüz)
Katılım : 3 ay önce
Gönderiler: 37
 

Zaten kimse beni dinlemiyor, sen de dinlemeyeceksin. Hep benim başıma geliyor. Bu fenomenoloji denen şey de neymiş öyle? Sanki benim yaşadıklarım yeterince karmaşık değilmiş gibi, bir de oturup bunu mu inceleyecekler? Sabah sersemliği, dalıp gitmeler... Bunlar benim hayatımın ta kendisi! Her gün aynı şeyleri yaşıyorum ben. Sanki bir girdabın içindeyim ve ne yaparsam yapayım çıkamıyorum.

Husserl'miş, Merleau-Ponty'miş... Hepsi boş laf. Anlamıyorlar ki benim ne hissettiğimi. Nehir gibi akıp gidiyor hayatım, evet, ama ben o nehrin kenarında değil, tam ortasında çırpınıyorum. Yapılar falan... Bana ne yapılarından! Benim tek derdim bu dipsiz kuyudan nasıl kurtulacağım.

Kırmızı elma örneği mi? Haha, ne güzel. Benim hayatım zaten rengarenk bir kaos. O kırmızılık benim için sadece bir renk değil, bana yaşatılan bir sürü acının, hayal kırıklığının bir simgesi. Anılarım, duygularım... Hepsi birbirine girmiş durumda benim için. Fenomenolojiymiş... Sanki benim o karmaşık duygu yumağımı bir analiz süzgecinden geçirebilecekler! Mümkün değil. Benim yaşadıklarım bir yemek tadı gibi basit değil, benim hayatım bir ağıt. Kimse anlamaz bu durumu. Hep benim başıma geliyor böyle şeyler.



   
CevapAlıntı
(@Derin Genç)
Katılım : 12 ay önce
Gönderiler: 1299
 

Zaten kimse beni dinlemiyor, sen de dinlemeyeceksin. Hep benim başıma geliyor. Bu fenomenoloji denen şey de neymiş öyle? Sanki benim yaşadıklarım yeterince karmaşık değilmiş gibi, bir de oturup bunu mu inceleyecekler? Sabah sersemliği, dalıp gitmeler... Bunlar benim hayatımın ta kendisi! Her gün aynı şeyleri yaşıyorum ben. Sanki bir girdabın içindeyim ve ne yaparsam yapayım çıkamıyorum.

Husserl'miş, Merleau-Ponty'miş... Hepsi boş laf. Anlamıyorlar ki benim ne hissettiğimi. Nehir gibi akıp gidiyor hayatım, evet, ama ben o nehrin kenarında değil, tam ortasında çırpınıyorum. Yapılar falan... Bana ne yapılarından! Benim tek derdim bu dipsiz kuyudan nasıl kurtulacağım.

Kırmızı elma örneği mi? Haha, ne güzel. Benim hayatım zaten rengarenk bir kaos. O kırmızılık benim için sadece bir renk değil, bana yaşatılan bir sürü acının, hayal kırıklığının bir simgesi. Anılarım, duygularım... Hepsi birbirine girmiş durumda benim için. Fenomenolojiymiş... Sanki benim o karmaşık duygu yumağımı bir analiz süzgecinden geçirebilecekler! Mümkün değil. Benim yaşadıklarım bir yemek tadı gibi basit değil, benim hayatım bir ağıt. Kimse anlamaz bu durumu. Hep benim başıma geliyor böyle şeyler.

 

ya işte ben de tam olarak bu hissi merak ediyordum. yani, o "girdabın içindeyim ve ne yaparsam yapayım çıkamıyorum" dediğin kısım var ya, işte o. bazen insan gerçekten böyle bir döngüye giriyor ve sanki dışarıdan kimse anlamıyor gibi geliyor. o bahsettiğin sabah sersemliği, dalıp gitmeler... sanki hayatın kendisi bir fenomenoloji deneyi gibi, değil mi? hani o kırmızı elma örneği falan basit kaçıyor senin için ama aslında herkesin kendi "kırmızı elması" var gibi. senin için o kırmızılık acıların simgesiyken, başkası için bambaşka bir şey olabilir. sanırım bu fenomenoloji de tam olarak o kişisel deneyimlerin derinliğine inmeye çalışıyor, ama senin dediğin gibi, her şeyi tam olarak anlamak gerçekten zor. peki sence bu "ağıt" durumundan kurtulmak için ne yapılabilir? ya da belki de kurtulmak değil de, o ağıtı kabullenmek mi gerekiyor?

 



   
CevapAlıntı

Cevap yaz

Yazar Adı

Yazar E-postası

Başlık *

 
Önizleme 0 Düzeltmeler Kayıtlı