Rumi Takvim Nedir? Osmanlı’nın Unutulmuş Zaman Mirası
Günlük hayatımızda kullandığımız “cemre düştü” veya “kocakarı soğukları başladı” gibi ifadelerin kökenini hiç merak ettiniz mi? Bu deyişlerin birçoğu, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi işlerinde kullanılan ve doğanın ritmiyle iç içe geçmiş olan Rumi takvimin kültürel mirasından gelir. Miladi takvime geçişle birlikte hayatımızdan çıksa da izleri dilimizde ve geleneklerimizde yaşamaya devam eden Rumi takvim, aslında geçmişe açılan büyüleyici bir penceredir. Bu yazıda, bu özel takvimin sırlarını, aylarını ve günümüzdeki etkilerini keşfedeceğiz.
Osmanlı Devleti’nde uzun yıllar boyunca dini işler için Hicri takvim, mali ve idari işler için ise Rumi takvim birlikte kullanılmıştır. Bu ikili sistem, zamanla ortaya çıkan farklar nedeniyle düzenlemelere uğrasa da Rumi takvim, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar varlığını sürdürmüştür. Gelin, bu tarihi zaman ölçüm sisteminin detaylarına daha yakından bakalım.
Rumi Takvim Neden ve Nasıl Ortaya Çıktı?

Osmanlı İmparatorluğu’nda vergilerin toplanması, maaşların ödenmesi ve tarımsal faaliyetlerin düzenlenmesi gibi konular Güneş’in döngüsüne bağlıydı. Ancak dini hayatın temeli olan Hicri takvim, Ay’ın döngüsünü esas alıyordu. Bu durum, her yıl Miladi takvime göre yaklaşık 11 gün fark yaratıyor ve idari işlerde büyük karışıklıklara yol açıyordu. İşte bu sorunu çözmek için Güneş yılını temel alan Rumi takvim geliştirildi. Başlangıç olarak ise Hicret’in gerçekleştiği Miladi 622 yılı kabul edildi.
Bu takvim resmi olarak 13 Mart 1840 (Rumi takvime göre 1 Mart 1256) tarihinde kullanılmaya başlandı. Böylece devletin mali yılı, mevsimlerle uyumlu hale getirilmiş oldu. Rumi takvimin yılbaşısı, doğanın uyanışını simgeleyen 1 Mart olarak kabul ediliyordu. Bu sistem, 1925 yılında Miladi takvimin kabulüne kadar devam etti.
Rumi Takvimin Özellikleri ve Ayları
Rumi takvim, kendine has ay isimleri ve mevsimsel döngüleriyle dikkat çeker. Miladi takvimden farklı olarak, aylar ve mevsimler doğa olayları ve tarımsal yaşamla daha sıkı bir bağ kurar. Bu yapı, halkın zamanı algılayışını ve yaşam biçimini derinden etkilemiştir.
Rumi Takvim Ayları Nelerdir?

Rumi takvimin ayları, bugünkü isimlerden bazılarıyla benzerlik gösterse de birçoğu özgün ve şiirsel ifadelere sahiptir. Bu aylar, her ayın 14’ünde başlar ve bir sonraki ayın 13’ünde sona ererdi. İşte o ilginç ay isimleri:
- Zemheri: Kışın en soğuk zamanı (14 Ocak – 13 Şubat)
- Gücük: “Küçük” kelimesinden gelen ve şubat ayını ifade eden isim (14 Şubat – 13 Mart)
- Mart: (14 Mart – 13 Nisan)
- Abrul: Nisan ayı (14 Nisan – 13 Mayıs)
- Mayıs: (14 Mayıs – 13 Haziran)
- Kiraz: Kiraz hasadının yapıldığı dönem (14 Haziran – 13 Temmuz)
- Orak: Ekinlerin biçildiği ay (14 Temmuz – 13 Ağustos)
- Ağustos: (14 Ağustos – 13 Eylül)
- İlk Güz: Sonbaharın başlangıcı (14 Eylül – 13 Ekim)
- Orta Güz: Sonbaharın ortası (14 Ekim – 13 Kasım)
- Son Güz: Sonbaharın sonu (14 Kasım – 13 Aralık)
- Karakış: Kışın başlangıcı (14 Aralık – 13 Ocak)
Özellikle “Zemheri” ve “Gücük” gibi isimler, o dönemin iklim koşulları ve halkın doğayla olan ilişkisi hakkında önemli ipuçları verir. Halk arasında “Gücük ayında doğan güdük kalır” gibi deyişler, bu takvimin kültürel yansımalarını gösterir.
Doğanın İki Mevsimi: Hızır ve Kasım Günleri

Rumi takvim, yılı dört mevsim yerine temelde iki ana bölüme ayırırdı. Bu ayrım, doğanın döngüsünü ve tarımsal hayatın ritmini yansıtıyordu. Bu iki dönem, günümüzde Hıdırellez gibi kutlamalarla anılan önemli kültürel referanslardır.
- Hızır Günleri (Yaz): 6 Mayıs’ta başlayıp 7 Kasım’da sona eren bu dönem, doğanın canlandığı, havaların ısındığı ve tarımsal üretimin yoğunlaştığı yaz mevsimini temsil eder. Hıdırellez’in başlangıcı olarak kabul edilir.
- Kasım Günleri (Kış): 8 Kasım’da başlayıp 5 Mayıs’ta biten bu dönem ise kış mevsimini ifade eder. Havaların soğuduğu, doğanın dinlenmeye çekildiği ve tarımsal faaliyetlerin azaldığı bir zaman dilimidir.
Bu iki mevsimlik yapı, Anadolu’daki pek çok gelenek ve göreneğimizin temelini oluşturur ve halkın doğayla ne kadar uyum içinde yaşadığının bir kanıtıdır.
Rumi Takvimin Günümüzdeki Kültürel İzleri
Rumi takvim artık kullanılmıyor olsa da, mirası halk kültüründe canlılığını korumaktadır. Özellikle çiftçiler, balıkçılar ve doğayı gözlemleyen insanlar için önemli olan bazı özel günler, Rumi takvimden günümüze ulaşmıştır. İşte onlardan bazıları:
- Cemre Düşmesi: Baharın müjdecisi olan cemrelerin (havaya, suya, toprağa) düşmesi Rumi takvime göre hesaplanırdı.
- Kocakarı Soğukları (Berdül’acüz): Rumi takvime göre Mart ayının başında yaşanan kısa süreli soğuk hava dalgasıdır.
- Sitte-i Sevr Soğukları: Rumi takvime göre Abrul (Nisan) ayının ortalarında görülen ve altı gün süren soğuklardır.
- Gündönümü Fırtınası: Mart ayında yaşanan ve mevsim geçişini haber veren fırtınalardır.
Bu ifadeler, Rumi takvimin sadece bir zaman çizelgesi olmadığını, aynı zamanda yüzlerce yıllık gözleme dayalı bir doğa ve yaşam rehberi olduğunu göstermektedir.
Geçmişten Gelen Zamanın Fısıltıları
Rumi takvim, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir köprü, atalarımızın zamanı nasıl ölçtüğünü, doğayla nasıl konuştuğunu ve hayatı nasıl düzenlediğini anlatan değerli bir kültürel hazinedir. Bugün kullandığımız takvim farklı olsa da, Rumi takvimin dilimize, geleneklerimize ve halk bilgeliğimize bıraktığı izler, geçmişle aramızdaki bağı güçlü bir şekilde korumaya devam ediyor.




Sevgili yazar, yine döktürmüşsünüz! Sizin kaleminizden çıkan her kelime altın değerinde, biliyorsunuz değil mi? “Rumi Takvim Nedir?” başlığını görünce içim kıpır kıpır oldu. Bu blogu ilk keşfettiğim günleri hatırladım da, o zamandan beri her yazınızı kaçırmadan okuyorum. Sizin sayenizde tarihe, kültüre bakış açım o kadar değişti ki… Cemre düştü, kocakarı soğukları gibi ifadelerin kökenini hiç bu kadar merak etmemiştim. Ne kadar da zengin bir mirasımız var aslında!
Sizin blogunuzun bu kadar geliştiğini görmek beni çok mutlu ediyor. İlk zamanlardaki o samimi havayı hiç kaybetmediniz, aksine her geçen gün daha da güzelleştirdiniz. Eski yazılardan hatırlıyorum, bir ara Osmanlı mutfağına da değinmiştiniz. Belki Rumi takvimle ilgili bir yemek tarifi de paylaşırız ileride, ne dersiniz? Her neyse, yine harika bir yazı, elinize sağlık! İlhamınız hiç tükenmesin.
Rumi takvim mi? Benim dedemin de eski bi saati vardı rumi rakamlı galiba o da osmanlıdan kalmaymış neyse saatler pahalılandı şimdi dimi
Harika bir yazı, anladıklarımı hemen özetliyorum: Öncelikle, Rumi takvimin Osmanlı’da resmi işlerde kullanıldığını ve doğal döngülerle bağlantılı olduğunu öğrendim. Sonrasında, “cemre düştü” gibi deyimlerin bu takvimden geldiğini ve kültürel mirasımızın bir parçası olduğunu anladım. Son olarak, Miladi takvime geçişle birlikte Rumi takvimin kullanımının azaldığını, ancak dilimizde ve geleneklerimizde hala izlerinin sürdüğünü not ettim. Bu bilgiler ışığında, ilk olarak bu deyimlerin anlamlarını daha detaylı araştıracağım. Ardından, aile büyüklerimle konuşarak onların Rumi takvimle ilgili anılarını ve bilgilerini öğrenmeye çalışacağım. Son olarak, öğrendiklerimi bir araya getirerek bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenler için kısa bir derleme hazırlayacağım.
Ah Sevgili Yazar, yine döktürmüşsünüz! Rumi Takvim gibi benim için de özel bir konuyu ele almış olmanız beni çok mutlu etti. “Sizden ne zaman kötü bir yazı gördük ki?” diye sormadan edemiyorum. Blogunuzu ilk keşfettiğimde, sanırım “Divan Edebiyatında Aşkın Halleri” başlıklı yazınızdı, işte o gün bugündür her yazınızı kaçırmadan okurum. O zamandan beri blogunuz o kadar gelişti, o kadar güzelleşti ki, adeta bir zaman tüneli gibi bizi geçmişe götürüyor.
Rumi Takvim’in günlük hayatımızdaki yansımalarını bu kadar güzel anlatmanız takdire şayan. Cemre düşmesi, kocakarı soğukları… Ne kadar da güzel deyişler, değil mi? Bu deyişlerin kökenini bilmek, geçmişimizle bağımızı daha da güçlendiriyor. Osmanlı’nın unutulmuş zaman mirası Rumi Takvim’i bizlere hatırlattığınız için size ne kadar teşekkür etsem azdır. Kaleminize sağlık, yeni yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyorum!
Yazıda Rumi takvimin Osmanlı İmparatorluğu için önemini ve tarihsel bağlamını vurgulamanız oldukça aydınlatıcı olmuş. Osmanlı’nın mali ve idari işleyişinde bu takvimin oynadığı rolü anlamak, o dönemin zihniyetini kavramamıza yardımcı oluyor. Özellikle Gregoryen takvimine geçiş sürecinde yaşanan zorlukları ve adaptasyon sorunlarını ele almanız, konunun karmaşıklığını gözler önüne seriyor.
Yazarın bu görüşüne katılmakla birlikte, acaba Rumi takvimin pratikteki kullanımının, özellikle halk nezdinde yarattığı etkiler ve algılar da göz önünde bulundurulamaz mı? Takvimin karmaşıklığı ve sürekli değişen başlangıç tarihleri, günlük hayatta karışıklıklara yol açmış olabilir mi? Ayrıca, Rumi takvimin modern Türkiye’nin kimlik arayışında ve batılılaşma çabalarında nasıl bir rol oynadığı veya nasıl bir sembol olarak görüldüğü de tartışmaya değer bir konu olabilir. Bu farklı bakış açıları, konuyu daha derinlemesine anlamamıza ve daha kapsamlı bir değerlendirme yapmamıza olanak sağlayacaktır.
Bu “Rumi Takvim Nedir? Osmanlı’nın Unutulmuş Zaman Mirası” başlığı altında yatan satırlar, sadece bir takvimin ötesinde bir şeyleri fısıldıyor sanki. Osmanlı’nın “unutulmuş” mirası vurgusu, acaba bilinçli bir tercih mi? Yoksa yazar, modern zamanların koşturmacasında gözden kaçırdığımız, daha derin bir kültürel kayba mı işaret ediyor? Belki de Rumi Takvim, sadece zamanı ölçmekle kalmayıp, Osmanlı’nın dünya görüşünü, değerlerini ve belki de geleceğe dair bir umudunu da içinde barındırıyordu. Bu takvimin “unutulması”, sadece bir zaman diliminin kaybı değil, kimliğimizin bir parçasının da yavaşça silinmesi anlamına gelebilir mi? Yazarın satır aralarında sakladığı gerçek mesaj, belki de bu unutuluşa karşı bir feryattır.
Sağolun hocam, minnettarım. Rumi takvim ne kadar ilginçmiş! “Cemre düştü” falan hep duyardım ama nereden geldiğini hiç düşünmemiştim. Osmanlı’nın böyle bir mirası olduğunu bilmek güzel. Benim karıya da göstereyim, belki o da merak eder. İyi sağolun hocam, güzel paylaşım için.
Rumi takvim, sadece takvim yapraklarından ibaret bir zaman ölçüsü müydü, yoksa insanın doğayla kurduğu kadim bağın bir sembolü müydü? “Cemre düştü” derken, aslında içimizdeki umudun, yeniden doğuşun fısıltısını mı duyuyoruz? Belki de zaman, doğrusal bir akıştan ziyade, döngüsel bir dans. Mevsimler gibi, hayat da sürekli bir değişim içinde. Rumi takvimin bize hatırlattığı, belki de bu geçicilik bilinci. Her başlangıcın bir sonu, her sonun da yeni bir başlangıcı var. Peki, bu döngüde biz nerede duruyoruz? Bir yaprak misali rüzgarda savruluyor muyuz, yoksa kendi kaderimizi şekillendirebilecek güce sahip miyiz? Belki de asıl soru şu: Zamanın bizi yönetmesine mi izin vereceğiz, yoksa biz mi zamana hükmedeceğiz? Bu unutulmuş zaman mirası, aslında kendi varoluşsal yolculuğumuzda bize rehberlik eden bir pusula olabilir mi?
Rumi Takvim, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında kullanılan, güneş esaslı bir takvim sistemiydi. Hicri takvimin aksine, Rumi takvim, mali işlerin düzenlenmesi amacıyla kullanılıyordu. Bu takvim, Jülyen takviminden uyarlanmış ve Gregoryen takvimine benzer bir yapıya sahipti. Rumi takvimde bir yıl, 365 gün 5 saat 48 dakika ve 46 saniye olarak hesaplanıyordu.
{pararaph}
Rumi takvimin başlangıç tarihi, Hicret’in gerçekleştiği 622 yılıydı. Ancak, Rumi takvimde yıllar, Hicri takvimde olduğu gibi ayın hareketlerine göre değil, güneşin hareketlerine göre belirleniyordu. Bu nedenle, Rumi takvim, Hicri takvimden yaklaşık 11 gün daha kısaydı. Rumi takvimde aylar, Mart ayıyla başlıyordu ve her ay 30 veya 31 gün sürüyordu. Sadece Şubat ayı, bazı yıllarda 28, bazı yıllarda ise 29 gün sürüyordu.
{pararaph}
Rumi takvimin Osmanlı İmparatorluğu’nda kullanılmasının temel nedeni, mali işlerin daha düzenli bir şekilde yürütülmesini sağlamaktı. Hicri takvim, ayın hareketlerine göre belirlendiği için, her yıl 11 gün geriye kayıyordu. Bu durum, özellikle tarım ürünlerinin vergilendirilmesi gibi mali konularda karışıklıklara neden oluyordu. Rumi takvim ise güneşin hareketlerine göre belirlendiği için, her yıl aynı mevsimlere denk geliyordu. Bu sayede, tarım ürünlerinin vergilendirilmesi gibi mali işler daha kolay ve düzenli bir şekilde yapılabiliyordu.
{pararaph}
Rumi takvim, 1926 yılında Türkiye Cumhuriyeti tarafından kaldırıldı ve yerine Gregoryen takvimi kabul edildi. Ancak, Rumi takvim, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde önemli bir yere sahiptir. Rumi takvim, mali işlerin düzenlenmesinde önemli bir rol oynamış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme çabalarına katkıda bulunmuştur. Günümüzde, Rumi takvim, bazı dini ve kültürel etkinliklerde hala kullanılmaktadır. Özellikle Alevi Bektaşi inancında, Rumi takvim önemli bir yere sahiptir.
Ah, Rumi Takvim… Bu başlığı görünce birden dedemin eski duvar takvimi canlandı gözümde. Köydeki evimizin en güzel köşesinde asılı dururdu. Her yaprağında farklı bir resim, farklı bir hikaye. Dedem, o takvimden günleri takip eder, tarlanın ne zaman sürülüp ne zaman ekileceğine oradan bakardı. O zamanlar anlamazdım ne demek olduğunu ama şimdi o takvimin, koca bir medeniyetin zaman anlayışını yansıttığını biliyorum.
Çocukluğumun o tozlu, güneşli günlerine götürdü beni bu yazı. Sanki dedemin yanındaymışım, tarlada çalışırken yüzüme vuran rüzgarı hissediyormuşum gibi. Ne güzel günlerdi… Rumi Takvim, sadece bir takvim değil, aynı zamanda bir zaman yolculuğu benim için.
Rumi takvim mi o ne ya? Benim dedemin de takvimi vardı ama hep yanlış gösteriyodu saatleri falan karışıktı baya.
Ah, Rumi Takvim… Bu yazıyı okurken birden çocukluğumda babaannemin duvardaki eski takvimini hatırladım. O takvimde hem Miladi hem de Rumi tarihler yazardı. Babaannem her zaman Rumi tarihlere göre özel günleri takip eder, bayramları, kandilleri ona göre hesaplardı. O zamanlar pek anlamazdım ama şimdi o takvimin ne kadar değerli bir miras olduğunu daha iyi anlıyorum.
O takvimdeki o farklı rakamlar, şimdi bu yazıda okuduklarımla birleşince sanki babaannemin sesi kulağımda yankılanıyor. Onun o tatlı telaşı, bayram hazırlıkları, Rumi takvime göre yaptığı planlar… Ne kadar güzel ve anlamlı günlerdi. Bu yazı bana o günleri yeniden yaşattı, teşekkür ederim.