Felsefe

İyiye Yönelik Kaygı: Varoluşun Karanlık Yüzü

Felsefe tarihinde, insanın karmaşık iç dünyasını ve varoluşsal sancılarını anlamaya çalışan pek çok düşünür yer alır. Søren Kierkegaard ve Martin Heidegger, bu arayışta öne çıkan isimlerdir. Onların felsefeleri, insanın özgürlük, kaygı ve sorumluluk kavramlarıyla nasıl başa çıktığını derinlemesine inceler. Özellikle “iyi” kavramına yönelik duyulan kaygı, bu düşünürlerin varoluşsal analizlerinde önemli bir yer tutar. Bu kaygı, insanın potansiyelinden kaçışını, kendini gerçekleştirmekten duyduğu korkuyu ve özgürlüğün ağırlığı altında ezilme tehlikesini ifade eder.

Bu makalede, Kierkegaard ve Heidegger’in “iyi’ye yönelik kaygı” kavramını nasıl ele aldıklarını inceleyeceğiz. Bu kavramın, insanın varoluşsal yolculuğunda nasıl bir rol oynadığını, özgürlük ve sorumlulukla ilişkisini, ve bireyin kendini gerçekleştirmesi önündeki engelleri nasıl temsil ettiğini derinlemesine analiz edeceğiz. Bu yolculukta, demonik varoluşun ne anlama geldiğini, sahih ve gayrı sahih varoluş arasındaki farkı ve kaygının insanı nasıl bir dönüm noktasına getirebileceğini keşfedeceğiz.

Kierkegaard’da İyiye İlişkin Kaygı ve Demonik Varoluş

İyiye Yönelik Kaygı: Varoluşun Karanlık Yüzü

Kierkegaard, iyiye ilişkin kaygıyı, bireyin bilinçli olarak özgür olmamayı seçtiği bir durum olarak tanımlar. Bu durum, bireyin kendi potansiyelinden, yeteneklerinden ve gerçek benliğinden kaçışını ifade eder. Kierkegaard’a göre, demonik varoluş, kişinin kendisini gizleyerek kendi özgürlüğünden vazgeçtiği bir haldir. Peki, bu demonik varoluş tam olarak nedir ve nasıl ortaya çıkar?

Kierkegaard, demonik kavramını ilk olarak “Ya/Ya da” adlı eserinde, estetik yaşam biçimine gönderme yaparak kullanır. Estetik varoluş, tinselliğin zayıfladığı, ruh ögesinin etkinliğini yitirdiği, bedenin ve duyusal tutkuların ön plana çıktığı bir yaşam biçimidir. Bu varoluşta, birey özgür, sonsuz ve ruhsal bir benlik olmaktan çıkarak “ben olma” sorumluluğundan kaçar. İyiye ilişkin kaygı da, kişiyi bu özgür olmayış durumunda bir köleye dönüştürür. Tıpkı kötü güçler tarafından ele geçirilmiş gibi, kişi kendi potansiyelini bastırır ve sorumluluktan kaçar.

  • Demonik varoluş: Kişinin kendisini gizleyerek özgürlüğünden vazgeçtiği, sorumluluktan kaçtığı ve potansiyelini bastırdığı bir haldir.
  • Estetik varoluş: Tinselliğin zayıfladığı, bedenin ve duyusal tutkuların ön plana çıktığı, “ben olma” sorumluluğundan kaçılan bir yaşam biçimidir.

Bu bağlamda, kişi, içine doğduğu hayatın gereklilikleri ve sorumlulukları karşısında kendisini belirleme olanağından kaçar. Çoğunlukla iyiye ilişkin kaygı tarafından karakterize edilen bu durum, özgür olmayan bir hayat yolunu seçmek anlamına gelir. Varoluşun bu aşamasında, özgürlüğün olanağı kaygı olarak kendini gösterir. Diğer kaygı türlerinden farklı olarak, bu kaygı bir seçimi içerir: Kişi, “özgür” bir şekilde kendisini kapatmayı seçebilir, böylece özgür olmayan kişi kendisini bir tutsağa dönüştürür.

Bence, iyiye ilişkin kaygı, insanın kendi potansiyelinin farkına varması ve bu potansiyeli gerçekleştirmekten duyduğu korku arasındaki gerilimden doğar. İnsan, özgürlüğün getirdiği sorumluluğu taşımaktan çekinir ve bu nedenle kendini sınırlamayı, potansiyelini bastırmayı tercih eder.

Kendini Gizleme ve Özgürlükten Kaçış

Kendisini gizlemek, demoniğin en önemli özelliklerinden biridir. Özgürlükle ilgili her sözcük, demonik bireyi dehşete düşürür. Bu özgür olmayış, onu kaygıdan uzaklaştırsa da, özgür olma ihtimalinin dahi hâlâ orada olması, onu kaygıya sürükler. İyi olandan uzaklaşma ve kurtuluşun olacağını reddetme, demonik’in temel özelliklerindendir. Demonik, kişinin kötü olana yönelmesinden ziyade, kendisini iyiden uzaklaştırması, olanaklarına ihanet etmesidir. Sonuç olarak, iyiye ilişkin kaygının, kişinin kendi kendisinin farkına varmaya duyulan kaygı olduğunu söyleyebiliriz. Özgürlükten kaçış ve kendini gizleme, demonik varoluşun temel dinamiklerini oluşturur.

Kierkegaard’ın şu sözleri, bu durumu çarpıcı bir şekilde özetler:

“Çoğu insanın olduğu gibi olmak için Tom, Dick ya da Harry’nin tavsiyelerine göre davranmak yeterlidir, saygıdeğer kişilerin şahitliği de buna yardım eder. Tinsel denemelerden kaçınmanın en etkili yolu, Tin’den yoksun olmaktır.”

Gelecekle Kurulan Belirsiz Bağ ve Kurtuluş Olanaksızlığı

Başka bir açıdan baktığımızda, kaygı, kişinin geleceğiyle kurduğu belirsiz bağ sonucu ortaya çıkar. Kişinin gelecekle ve iyiyle kurduğu muğlak ilişki, onu kaygıya sürükler. Kişi, “kurtuluş olanağına” karşı kaygı duyar, çünkü kişinin gelecekteki olanaklarıyla onları arzuladığı, ama aynı zamanda onlardan kaçtığı bir ilişkisi mevcuttur. Kişi kurtuluş olanağını reddetse ve iyi olandan olabildiği kadar uzağa kaçsa da, bu durum değişmeyecektir. Kişi, iyiye karşı içten içe bir yakınlaşma arzusu duyar. Bu nedenle, iyi’ye karşı duyulan kaygıyı genel olarak kişinin iyiyi reddettiği, ancak aynı zamanda iyi tarafından baştan çıkarıldığı muallak bir durum olarak ifade edebiliriz.

Heidegger ve Sahicilik Meselesi

Kierkegaard’ın iyiye duyulan kaygı kavramı ve bu kavramın varoluş çerçevesinde analizi, Heidegger’in felsefesine olan etkilerini açıkça ortaya koyar. Heidegger, “Varlık ve Zaman” adlı eserindeki varoluşsal analizinde iki temel konu üzerine yoğunlaşır. Bunlardan birincisi, varoluşun baskı altına aldığı atılmış olma (l’être-jeté) ve her günkü varlığın doğasıdır. İkincisi ise, var olma tarzı diğer varolanlardan farklı olan ve sadece varoluş olan Dasein’dır. Dasein’ın her günkü varoluşunun analizi ve onun kaygıyla ilişkisi, köklerini Kierkegaard’ın iyiye ilişkin kaygı analizinde bulur. Kişinin kendisinden kaçması anlamında demonik ve hayatın gündelikleşmesi ile ilgili analizler birbirlerine paralel bir şekilde ilerler.

  • Atılmış Olma (l’être-jeté): İnsanın dünyaya rastlantısal olarak atılmış olması ve bu durumun getirdiği belirsizlik ve sorumluluktur.
  • Dasein: Heidegger’in insan varoluşunu tanımlamak için kullandığı terimdir. Dasein, dünyada var olan ve kendi varlığının bilincinde olan bir varlıktır.

Heidegger, “Varlık ve Zaman”da Dasein’ın dünyada kendisiyle kendisi (Eigentlichkeit) olarak yüzleşmekten kaçtığından bahseder. Bu kaçış, kaygı içinde gerçekleşir. Kaygı, kişinin kendi olanaklı özgürlüğüyle (le pouvoir-être) yüzleştiği andır. İyiye ilişkin kaygıda ise seçim çoktan yapılmıştır. Kişi, özgür olmamayı özgürlüğe tercih etmiş ve kendisini olanaklı özgürlüğüne kapatmıştır. Kişi kaygıdan tam anlamıyla kaçamaz. Kaçtığını düşünse de esrarengizlik (uncanniness) Dasein’ı her günkülük olarak takip eder. Heidegger’e göre, hayatın gündelikleşmesi, Dasein’ın ilk olarak ve çoğunlukla “Herkes (das Man)” varoluşun olanağı üzerinde sürekli bir baskıdır. Bu baskı, sürekli olarak gizli bir kaygı tarafından tehdit edilir. Kierkegaard’da demonik hayatın kişiyi kendi kararları üzerinde sorumluluk almaktan ve kendini geliştirmekten mahrum ettiği gibi, Heidegger’de sıradan varoluş onu Heidegger’in kendine özgü olmaya (Eigentlichkeit) cesaret etmesinden mahrum bırakır.

Heidegger’in sahihlik kavramı, Kierkegaard’ın demonik varoluşuna bir alternatif sunar. Sahih bir varoluş, kişinin kendi potansiyelini gerçekleştirmesi, sorumluluk alması ve özgürlüğünün farkında olması anlamına gelir. Bu, kolay bir yol değildir, ancak insanı gerçek benliğine ulaştıracak tek yoldur.

Sahih ve Gayrı Sahih Varoluş

Heidegger’in felsefesinde, sahih (Eigentlichkeit) ve gayrı sahih (Uneigentlichkeit) varoluş arasında önemli bir ayrım bulunur. Gayrı sahih varoluş, kişinin “Herkes”in (das Man) içinde kaybolduğu, kendi kararlarını vermediği ve başkalarının beklentilerine göre yaşadığı bir durumdur. Bu varoluş, kaygıdan kaçınmak için bir sığınak olsa da, kişiyi kendi potansiyelinden uzaklaştırır ve gerçek benliğinden yabancılaştırır.

Sahih varoluş ise, kişinin kendi özgürlüğünün ve sorumluluğunun farkında olduğu, kendi kararlarını verdiği ve kendi potansiyelini gerçekleştirmeye çalıştığı bir durumdur. Bu varoluş, kaygı ile yüzleşmeyi gerektirse de, kişiyi gerçek benliğine ulaştırır ve anlamlı bir yaşam sürmesini sağlar. Peki, kişi nasıl gayrı sahih varoluştan sahih varoluşa geçebilir?

Heidegger’e göre, kaygı, bu geçiş için bir fırsattır. Kaygı, kişinin kendi sınırlılıklarının, ölümünün ve potansiyelinin farkına varmasını sağlar. Bu farkındalık, kişiyi “Herkes”in içinde kaybolmaktan kurtarır ve kendi özgürlüğünü ve sorumluluğunu kabul etmeye teşvik eder. Dolayısıyla, kaygıdan kaçınmak yerine, onu bir uyanış çağrısı olarak kabul etmek ve sahih bir varoluşa doğru adım atmak önemlidir.

Düşünce Ufukları

Kierkegaard ve Heidegger’in felsefeleri, insanın varoluşsal yolculuğunda karşılaştığı zorlukları ve bu zorluklarla nasıl başa çıkabileceğini anlamamıza yardımcı olur. İyiye yönelik kaygı, insanın potansiyelinden kaçışını temsil etse de, bu kaygıdan kaçınmak yerine onu bir uyanış çağrısı olarak kabul etmek ve sahih bir varoluşa doğru adım atmak mümkündür.

Unutmayın, gerçek özgürlük, sorumluluk almaktan ve kendi potansiyelinizi gerçekleştirmekten geçer. Varoluşunuzun anlamını keşfetmek için içinizdeki sesi dinleyin ve kendi yolunuzu çizin. Bu yolculukta kaygı da sizinle birlikte olacaktır; ancak bu kaygı, sizi daha derin bir anlayışa ve daha anlamlı bir yaşama taşıyabilir.

Neslihan Avşar

Ben Neslihan Avşar. Marmara Üniversitesi İngilizce bölümüne ilk 1000 öğrenci arasından girerek başladığım akademik serüvenim, beni felsefe alanında uzmanlaşmaya yöneltti. Dil ve eleştirel düşünme üzerine kurulu temelim, felsefi metinleri ve kavramları daha derinlemesine incelememe olanak tanıyor. Şimdi tüm odağım, felsefe alanındaki akademik çalışmalarımda ve bu alandaki bilgi birikimimi artırmakta.Bloglabs.net için yazdığım her makalede, felsefenin karmaşık gibi görünen dünyasını sizler için daha anlaşılır ve ulaşılabilir kılmayı hedefliyorum. Temel felsefi problemlerden güncel etik tartışmalara kadar geniş bir yelpazede, düşündürücü ve sorgulayıcı içerikler sunarak felsefeye olan ilginizi canlı tutmayı umuyorum.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Başa dön tuşu