İyiliğin Bedeli Nankörlük mü? Vazgeçmemeniz İçin Derin Nedenler
Çöller, sadece kavurucu sıcakların ve uçsuz bucaksız kumların değil, aynı zamanda insanın en temel değerlerinin sınandığı arenalardır. İyilik, bu çetin coğrafyada bazen bir vaha gibi umut verir, bazen de bir serap gibi hayal kırıklığına uğratır. Peki, uzattığımız bir yardım elinin karşılığında nankörlükle karşılaştığımızda ne hissederiz? Bu acı tecrübe, bizi iyilik yapmaktan tamamen vazgeçirmeli mi, yoksa her şeye rağmen o yolda yürümeye devam mı etmeliyiz?
Bu yazıda, kadim bir çöl hikayesinden ilham alarak iyiliğin doğasını, karşılıksız kaldığında yarattığı derin hayal kırıklığını ve bu duruma rağmen neden iyilik yapmaya devam etmenin hem kişisel hem de toplumsal bir zorunluluk olduğunu keşfedeceğiz. Bazen en sarsıcı derslerin, en acı veren deneyimlerden doğduğunu unutmayın. Gelin, iyiliğin gerçek gücünü birlikte yeniden anlayalım.
Çöl Hikayesi: İyiliğin Nankörlükle Sınavı

Hikaye, çölde susuzluktan ölmek üzere olan bir adama devesiyle su taşıyan bir bilgenin cömertliğiyle başlar. Bu karşılaşma, aslında hepimizin hayatında en az bir kez deneyimlediği o anı simgeler: Hiçbir karşılık beklemeden, iyi niyetle uzattığımız bir elin, sonrasında bizi en zayıf noktamızdan vurması… Hikayede, çöl bilgesinin saf merhameti, kurtardığı adamın bencilliği ve nankörlüğü ile acı bir tezat oluşturur. Adam, kendine geldikten sonra bilgeyi iterek devesini çalar ve çölde gözden kaybolur.
Böyle bir ihanet karşısında insanın içinden öfkeyle bağırmak gelir. Ancak bilgenin tepkisi, bu ilk ve doğal dürtünün çok ötesinde bir bilgelik barındırır. Arkasından sadece şöyle seslenir: “Dur! Deveyi al git ama senden tek bir ricam var: Sakın bu olandan kimseye bahsetme.” Bu şaşırtıcı isteğin ardında, bireysel bir eylemin ötesinde, iyiliğin toplumsal geleceğini koruma endişesi yatar. Çünkü iyilik de kötülük de bulaşıcıdır; birinin ihaneti, yüzlerce kişinin yardım etme cesaretini kırabilir.
İyilik Neden Bulaşıcıdır ve Nankörlük Neden Tehlikelidir?

Çöl bilgesinin asıl endişesi devesini kaybetmek değil, insanların iyiliğe olan inancını kaybetmesidir. Eğer bu hikaye yayılırsa, insanlar iyiliğin karşılığının daima nankörlük olacağını düşünerek yardıma muhtaç birini gördüklerinde tereddüt edebilirler. Bu durum, toplumda derin bir güvensizlik ve kayıtsızlık iklimi yaratır, dayanışma ruhunu temelden sarsar. Bir kişinin yaptığı kötülük, domino taşı gibi devrilerek başkalarının da kalbini katılaştırabilir.
Bu durum, kişinin kendine olan saygısını ve hayata bakışını da etkiler. Sürekli olarak nankörlükle karşılaşmak, insanın değerli hissetme arzusunu zedeleyebilir ve onu sinik birine dönüştürebilir. Albert Camus’nün de dediği gibi, “İnsan, inanmayı bıraktığı zaman her şeyi yapabilecek duruma gelir.” İyiliğin gücüne olan inancımızı yitirdiğimizde, merhamet duygumuz köreldiğinde, en karanlık eylemleri meşru görebiliriz. Bu yüzden, karşılaştığımız her olumsuzluğa rağmen iyiliğe olan inancımızı korumalıyız.
Beklentisiz İyilik Sanatı: Kendinizi Nasıl Korursunuz?
İyilik yaparken her zaman karşılık beklememek, eylemin kendisini bir ödül olarak görmektir. İyilik, beklentisiz yapıldığında en saf haline ulaşır. Ancak bu, her durumda ve her koşulda “gözü kapalı” iyilik yapmak anlamına gelmez. Bazen yardım etmeye çalıştığımız kişilerin niyetlerini ve durumlarını doğru analiz etmek kritik önem taşır. İyilik yaparken sınırları korumak, hem kendimizi suistimalden korumak hem de yardımımızın gerçekten doğru yere ulaşmasını sağlamak için gereklidir.
Unutmayın ki iyilik sadece maddi yardımla ölçülmez. Bazen içten bir gülümseme, zor bir anda söylenen teselli edici bir söz veya omza dokunan bir el, en büyük maddi yardımdan bile daha değerli olabilir. Önemli olan, kalbimizdeki iyilik niyetini, koşullar ne olursa olsun eyleme dökme cesaretini göstermektir.
Nankörlükle Başa Çıkmak: İyiliğe Tutunmanın Yolları
Peki, o acı nankörlük anıyla karşılaştığımızda ne yapmalıyız? Öncelikle, hissettiğimiz hayal kırıklığının son derece doğal ve insani olduğunu kabul etmeliyiz. Ancak bu duygunun, karakterimizin temelini oluşturan iyilikten bizi koparmasına asla izin vermemeliyiz. Çünkü iyilik, kişisel bir tatmin aracı olmaktan çok, insan olmanın bir gereğidir.
Romalı düşünür Seneca’nın belirttiği gibi, “İyilik yapmak, bir görev değil, bir zevktir.” İyilik yapmanın ruhumuzda yarattığı o derin iç huzur ve anlam duygusu, nankörlüğün neden olduğu geçici hayal kırıklığından her zaman daha güçlü ve kalıcıdır. Bu nedenle, her şeye rağmen o yolda yürümeye devam etmek, aslında kendimize yaptığımız en büyük yatırımdır.
İyilikten Vazgeçmemek: Toplumsal Bir Zorunluluk

Sonuç olarak, çöl bilgesinin hikayesi bize basit ama derin bir gerçeği hatırlatır: İyilik, en zorlu koşullarda bile vazgeçilmemesi gereken evrensel bir erdemdir. Karşılığında ne bulursak bulalım, bu bizi iyilik yapmaktan alıkoymamalıdır. Çünkü her bir iyilik eylemi, karanlıkta yakılmış bir mum gibidir; sadece kendi çevresini değil, tüm odayı aydınlatma potansiyeli taşır.
Dünyayı daha yaşanılır bir yer kılmak için devrimlere değil, küçük ve samimi iyiliklerin birikerek oluşturacağı büyük bir dalgaya ihtiyacımız var. Bu yolda yürürken aklınızda tutmanız gereken birkaç pusula noktası şunlardır:
- İyiliği bir beklentiyle değil, bir eylem olarak yapın. Ödülünüz, eylemin kendisidir.
- Nankörlükle karşılaştığınızda hislerinizi kabul edin ama bu hislerin sizi tanımlamasına izin vermeyin.
- Sınırlarınızı bilin. Kendinizi feda etmekle yardım etmek arasındaki ince çizgiyi koruyun.
- İyiliğin sadece maddi olmadığını hatırlayın. Varlığınızla, sözünüzle, gülümsemenizle de iyilik yapabilirsiniz.
- Unutmayın, iyilik yapmak sadece başkalarına değil, en çok kendinize iyi gelir. O iç huzuru başka hiçbir şey veremez.
Her birimiz, potansiyel bir iyilik elçisiyiz. Bugün küçük bir iyilik yaparak dünyayı biraz daha aydınlatmaya ne dersiniz?



